29 Eylül 2006

MEKTUPLAR V


BAŞINI DİMDİK TUT VE SOKAĞA ÖYLE ÇIK, SEN BU ÜLKENİN ONURUSUN

Bir çağın vicdanı olmak isterdim. Bir çağın daha doğrusu bir ülkenin. İdrakimize vurulan zincirleri kırmak, yalanları yok etmek, Türk insanını Türk insanından ayıran bütün duvarları yıkmak isterdim. Muhteşem bir maziyi, daha muhteşem bir istikbale bağlayacak bir köprü olmak isterdim, kelimeden, sevgiden bir köprü…
Cemil Meriç

Bir önceki mektubumda bizim topraklarda neler oluyordu diye bağlamıştım sözümü…

Avrupa’da ve dünyada bu gelişmeler yaşanırken, batı hayranı bir grup Osmanlı aydını gözünü oralara dikmiş medet umar halde divane bir şekilde dolaşıyordu. Medet, çözüm oradaydı, onlar gibi olmakta… Onlar gibi olmak derken sanayi devrimini gerçekleştirmek, burjuva sınıfını ortaya çıkarmak ve toplumsal hatta sınıfsal bir dönüşümü sağlamak, sonucunda kapitalist bir sisteme geçiş yapmak gibi zorlu ve belalı bir süreçten bahsettiğim zannedilmesin. Osmanlı aydını için batılılaşmak, onlar gibi yaşamak, giyinmek, onların kullandığı araçlara sahip olmak, zenginliğe ve şaşaalı günlere geri dönmekti. Bütün suç kafa yapımızdaydı, inancımızdaydı hatta dinimizdeydi. O halde yapılması gereken kafamızın içindekileri ve üstümüzdekileri değiştirmekti. Önce kılık kıyafet, görgü kuralları ile başlamalıydık, sonra dilimizi değiştirmeliydik (mesela Fransızca olmalıydı dilimiz), dinimizi de çağa uydurmalıydık ve belki de Protestanlığa geçmeliydik (kapitalizme geçmenin tek yolu buydu belki de) ve hatta belki de bir ülkenin vesayeti altına girmeliydik, evet bu kadar vahimdi aydınlarımızın hali…

Tanzimat Fermanı böyle çıktı ortaya, büyük bir devlet ve millet olmamızın tek yöntemi Avrupa devletlerinin kanunlarına, kurallarına sahip olmaktan geçiyordu. Büyük bir heyecan ve vaveyla ile ilan edildi Tanzimat, alkışlar, nutuklarla övüldü, yere göğe sığdırılamadı. Gâvur diyorum ya baştan beri, gavurlaşmak… İlk yasakladıkları oydu Tanzimat’ta, gâvur demek yasaktı.

Gönlü geniş, aklı parlak milletim de cevap verdi bu kanuna, adeta Nasrettin Hoca muzipliğiyle: “gâvura gâvur demek yasakmış”…

Tanzimat Reformu’nun öncülerinden Sadık Rıfat Paşa yakın dostu Kont Metternich’in şu sözlerini duymuş muydu acaba?

“İmparatorluk günden güne zayıflamaktadır. Niçin saklamalı? Onu bu hale düşüren sebeplerin başında Avrupalılaşma zihniyeti gelir. Temellerini III. Selim’in attığı bu zihniyeti, derin cehaleti ve sonsuz hayalperestliği yüzünden II. Mahmud son haddine vardırır.

Bab-ı âli’ye tavsiyemiz şudur: hükümetinizi dini kanunlarınıza saygı esası üzerine kurunuz. Devlet olarak varlığınızın temeli padişahla Müslüman tebaa arasındaki en kuvvetli bağ dindir. Zamana uyun, çağın ihtiyaçlarını dikkate alın. İdarenizi düzene sokun, ıslah edin. Ama yerine size hiç de uymayacak olan müesseseleri koymak için eskilerini yıkmayın. Avrupa medeniyetinden sizin kanun ve nizamlarınıza uymayan kanunları almayın. Batı kanunlarının temeli Hıristiyanlıktır. Türk kalınız. Tatbik edemeyeceğiniz kanunu çıkarmayın. Hak bellediğiniz yolda ilerleyin. Batı’nın sözlerine kulak asmayın. Siz ilerlemeye bakın. Adalet ve bilgiyi elden bırakmayın. Avrupa efkâr-ı umumiyesinin az çok değeri olan kısmını yanınızda bulacaksınız…

Kısaca, biz Bab-ı âli’yi kendi idare tarzının tanzim ve ıslahı için giriştiği teşebbüslerden vazgeçirmek istemiyoruz. Ama Avrupa’yı örnek olarak almamalıdır kendine. Avrupa’nın şartları başkadır, Türkiye’nin başka. Avrupa’nın temel kanunları Doğu’nun örf ve adetlerine taban tabana zıttır. İthal malı ıslahattan kaçının. Bu gibi ıslahat Müslüman memleketlerini ancak felakete sürükler. Onlardan hayır gelmez sizlere.”

Değişen bir şey olmadı, aydınlarımız aynı batılılaşma rüyasının peşinden aynı suni değişim talepleriyle koşup durdular. Bu topraklarda var olan, yaşayan, yaşanılan bir büyük medeniyetin farkına bile varmadan, “zafer sabahlarını kovalayan bozgun akşamları”nın ezikliği ile düşmanı gibi giyinmek ve düşmanının inandıklarına inanmakla tekrar o muhteşem maziye dönebileceklerini zannettiler.

Çok geç kalmışlardı. Birinci büyük paylaşım savaşı öncesi iki Avrupa Kongresi ile (1. Dünya Savaşı) biletimiz kesilmiş, hangi vagona bineceğimiz ve ne yöne gideceğimiz çoktan belirlenmişti.

Öngördükleri hemen her şey gerçekleşti Avrupalı ve Amerikalı emperyalistlerin; koca bir coğrafya paramparça edildi, kardeş kardeşe kırdırıldı, yüzyıllarca komşu olarak yaşamış insanların arasına kan ve ölüm sokuldu. Bir tek şeyi göze alamadı emperyalistler; sömürgeleştirmeyi. Çünkü son toprak parçasında, Anadolu’da öylesine bir direnişle, kenetlenmeyle ve özgürlük aşkıyla karşılaştılar ki, biz adına İstiklal Savaşı dedik…

Şimdi yine geldiler. Yine kendilerine hayran bir aydın kitlesiyle yürütüyorlar işlerini ama bu sefer hazırlıklılar, aydınlar sadece yedek kuvvet, artık asıl kuvvetleri var; IMF, Dünya Bankası, gazeteler, televizyonlar, vakıflar, dernekler, siyasi partiler…

Dört koldan sardılar milleti, önce kendine olan güveni ve inancı sarstılar, sonra kalbindeki imana saldırdılar. Arkaplanda memleketin ekonomisini yıkmak, şirketlerini, bankalarını yağmalamak, yandaşlarına peşkeş çekmek için bir heyula yarattılar. Ki o heyula, bu topraklardan onları kovan, bu toprakların asla sömürgeleşmeyeceğini, asla gâvurlaşmayacağını, asla kapitalistleşmeyeceğini gösteren bu milletin imanıydı, inancıydı…

Önce imanına, inancına saldırdılar, memleketi bu hale getiren, milleti fakr-ü zaruret içinde bırakan milletin imanının, inancının ta kendisiydi, öyle dediler, borazanlarını, tellallarını gazete gazete, televizyon televizyon bağırttılar. Milletin şerefini, namusunu, inancını, örtüsünü, sakalını televizyonlara çıkardıkları iki zavallı maskara ile ayaklar altına aldılar.

Ne için?

Milletin ne kadar öz kaynağı varsa yağmalamak için…

Bankalarını, 100-200 yıllık şirketlerini, elinde/cebinde kalan son kurşunu yağmaladılar.

Milletimizi ise tencere kapağına vurmakla, düdük çalmakla uyuttular.

Aynı oyun, aynı düzen yine kuruldu oğlum. Aktörler değişti sadece ve gâvurun elindeki araçlar daha da gelişti, karmaşıklaştı. Ama dostunu düşmanını ayırt edecek aklı ve yüreği sana doğuştan verdi rabbin, hani “fıtrat” demiştim ya sana, mihenk taşın o, ölçütün…

Hiç korkmadan, çekinmeden bak onlara…

Yüzlerine taktıkları maskeleri görürsün endişe etme, samimiyetsizlik, riyakârlık öyle bir şeydir ki dilde yaşar ama fiillerde yaşamaz. Bak onların hayatlarına, anandan, babandan, ninenden, dedenden en ufak bir parça görecek misin? Evlerine bak, yaşadıkları semte bak, gittikleri kahveye, birlikte oturup kalktıkları insanlara bak. Bindikleri arabalara, gittikleri camiye bak ya da gitmedikleri, cami deyip de geçme, cami bu milletin namusudur evladım, Akif’i hatırla, Mehmet Akif’i ve İstiklal Marşımızı; “Bu ezanlar ki şehadetleri dinin temeli / Ebedî, yurdumun üstünde benim inlemeli.”

Kubbesiyle, minaresiyle “La ilahe İllallah” der camilerimiz. Göğe uzanan o incecik parmağıyla Rabbini işaret eder; “söz O’nun sözüdür, başka bir söze boyun eğmem, secde etmem” der o minareler.

İşte bu kal-u bela’da verdiğimiz söz; namerde, alçağa, zalime, haine, insanı ve emeğini sömürene yani gâvura yani şeytanın dostlarına boyun eğmeyeceğim, secde etmeyeceğim sözüdür.

Üzerime ne ile gelirlerse gelsinler, yalanla, dolanla, parayla, iktidar vaatleriyle, güç vaatleriyle, insani zaaflarımı eşeleyerek de gelseler, tanklarıyla, görünmez uçaklarıyla, atom ve hidrojen bombalarıyla, paralı askerleriyle, medyalarıyla, embeded muhabirleriyle, ana haber sunucularıyla da gelseler, Mersedesleriyle, jeepleriyle, katları ve yatlarıyla, Aydınlı’dan Pierre Cardin takımlarıyla, kıldıkları namazla, verdikleri üç kuruş zekâtla, dillerinden düşürmedikleri inşallah/maşallahlarıyla da gelseler, secde etmeyeceğim onlara, diye söz verdik.

Sözleştik O'nunla, O bize yapacaklarımızı söyledi,
biz de bunları yapabilmemiz için gerekenleri söyledik.
Elest bu. Akit bu…
Gâvurla/Şeytanın dostlarıyla sürekli bir savaş içindeyiz oğlum.
İnsan olmanın şerefini, Allah’tan gayri hiç kimseye kul olmamanın şerefini korumak için,
kıyamete kadar sürecek bir savaş bu, hem dışımızda/dışarımızda hem de kendi içimizde…
Nefsimiz(de)le, aklımız(da)la şeytana karşı vereceğimiz bir savaş,
şeytana ve onun yandaşlarına karşı…
Akdimiz bu...
Rabbine ve kendine güven oğlum.

Başını dimdik tut ve sokağa öyle çık. Sen Müslümansın, Müslüman olmak bu ülkenin onurudur. Bu halkın onurudur. Bunu onlara göster. Sen, adaletin ve hakkaniyetin ve esenliğin ve emeğin muhafızısın. “Yeryüzünde fitne ortadan kalkıncaya” kadar savaşacağım diye söz verdin rabbine…

Fitne yani gâvurluk…

Gâvurluk; Allah’ın arzında kötülük, canilik, hainlik, alçaklık yapanlar; insanı ve emeğini sömürenler; kendilerini, iktidarlarını, mal ve mülkü, parayı; adalet, hakkaniyet, emek ve insan haysiyetinin yerine koymanın adıdır, evladım. Asla başka bir dine inanmak değildir. Başka bir ırktan, başka bir coğrafyadan olmak hiç değildir.

Bu topraklar ermenisi, süryanisi, müslümanı, yahudisi, rumu, gürcüsü, abhazı, çerkezi, türkmeni, arabı, kürdü, boşnağı, pomağı ile bir vatan oldu, ocak oldu, ev oldu, aş oldu, gardaşlık, dostluk, komşuluk oldu.

Ama asla gâvurluk olmadı.

Gâvur bizden olmayandı, bizden olmayan; yani adalet ve hakkaniyet üzerine davranmayan, zulmeden, sömürenlerdi. Dini, ülkesi, inancı ne olursa olsun, insanı köleleştiren, kullaştıran, derisinin rengine, dinine göre insanları sınıflandıranlardı gâvurlar…

Sen hiç gâvur olmadın.

Dedelerinin gittiği topraklarda ne kan görüldü ne gözyaşı…

Seni bu ülkenin sınırları ile kuşattılar. Dışarı çıkmanı, dünyayı görmeni istemediler. Dünyayı görmen, kendini görmendi çünkü aslını, onurunu, medeniyetini görmen…

Dedelerinin gittiği topraklara ayak basmanı istemediler.

Oralarda dedelerini kardeş, evlat, dost gören, onları rahmet ve hasretle anan insanları tanımanı istemediler.

Başını kaldır ve dünyaya bak. Orada kardeşlerin var her dinden, her ırktan, her dilden kardeşlerin, gâvurlara karşı savaşan, direnen, çarpışan, ölen, yaralanan kardeşlerin var. Adları ne olursa olsun, inançları ne olursa olsun onlar senin kardeşlerin, gavura kurşun atan her el kardeşinin elidir, yeter ki bir başka gavurun tetikçisi olmasın.

Yüzlerine bak onların, gözlerinin taa içine, dikkatlice bak.

Sonra nasıl yaşadıklarına, ne yiyip içtiklerine, iktidarla, güç ile kurdukları ilişkiye, gavurla kurdukları ilişkiye bak. Eğer orada mütevazı bir insanı görürsen, dostuna karşı alçak gönüllü, mazlumu ve yetimi kollayan, merhamet ve adalet sahibi, nefsine/kendi çıkarına rağmen adalet sahibi bir insan görürsen korkma, inancı, dili, dini, rengi ne olursa olsun o senin kardeşindir.

Koluna gir onun ve sokağa çık. Gün merdiven altındakilerin günüdür.

Allaha emanet ol yavrum…

04 Mart 2006

MEKTUPLAR IV



Beşiktaş Spor Kulübü’nün Fulya’daki tesislerinin yanında bir billboard reklamı var. Bilmem gördünüz mü sizde? Şöyle yazıyor reklâmda;

“Mutlu bir azınlık için, Seçkin yaşam projesi, Selenium…”

Okuduğumda ilk aklıma gelen şey, mutlu azınlık kelimesi ile ilgiliydi. Bu deyim, bu kavram bizim gençliğimizde hem sol düşünce hem İslamcı düşünce sahipleri için, bu ülkeyi sömüren, ülkenin çıkarlarını, değerlerini kendi mutluluğu ve refahı için satılabilir bir meta(mal) olarak gören ve emperyalistlerle işbirliği içinde olan zengin / burjuva, sosyete grubu için kullanılırdı. Aşağılayıcı bir kelimeydi. Varlığı bir sorun olan bir asalak, zararlı bir böcek gibiydi onlar. Ortadan kaldırılması gereken (öldürmeyi kastetmiyorum, onların var olmasını sağlayan siyasi ve ekonomik şartları ortadan kaldırmaktan söz ediyorum) bir böcek…

Bunları hatırladım ve bu sloganı ancak bir eski tüfek bulabilir (eski tüfek: 12 Eylül öncesi bir siyasi düşünce ve örgüte bağlı olanlar) diye düşündüm. Belki de eski tüfeklerle bir şekilde haşır-neşir olan biri…

Sonuçta bu ülkenin getirildiği nokta ne yazık ki bu reklâm sloganında kendini gösteriyor.
Pislik, alçaklık, satılmışlık, sömürücülük, zalimlik, haksızlık, övünülecek bir şey olmuştu. Hatta özenilecek, ulaşılması gereken bir hedef, bir tercih haline gelmiş artık…

“Mutlu bir azınlık için seçkin yaşam projesi”. Açıkça ilan ediyorlar, terbiyesizce ifşa ediyorlar.”Bu halktan, bu toplumdan, sizden çaldığımız paralarla güven içinde yaşamak istiyoruz. Olur, da aklınız başınıza gelirse, projemizi çeviren duvarlar, kapıdaki güvenlik görevlilerimiz ve kurtarılmış bölgemizle bize yaklaşamayın” diyorlar fütursuzca…

Ahlaksızlığı, yüzsüzlüğü bu boyuta taşıdılar artık.

Aklıma Ahmet Arif geliyor, rahmetlinin şiiri;

”Bunlar engerekler, çıyanlardır / Aşımıza, ekmeğimize göz koyanlardır / Tanı bunları tanı da büyü”

Bilirsiniz Üsküdar’ın merkezinden Doğancılar’a çıkan yolun adı: Hâkimiyet-i Milliye Caddesidir. Geçen gün size gösterdiğimde anlamını sormuştunuz bana,” ne demek baba” diye… Milletin, halkın egemenliği demiştim size, hiçbir zaman hâkim/egemen olamayan milletin diye eklemiştim. Mutlu bir azınlık’la bunun ne ilgisi var baba? Demeyin çünkü var. O caddeyi Hâkimiyet-i Milliye yapmayan işte o “ mutlu bir azınlık”… Çok eskilere giden bir mesele (sorun) bu…

Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerine kadar giden…3 büyük İmparatorluk, sömürge döneminde kazandıkları güçle dünyayı paylaşmaktadır. Büyük Britanya (İngiltere), Almanya ve Fransa... Hikâyeyi bilirsiniz coğrafyacı, kâşif Kristof Kolomb Batı’da yeni bir kıta var diye, “masum” niyetlerle İspanya Kraliçesi Isabel’den yardım alır ve Amerika kıtasını keşfeder. Bu olayın masal tarafıdır. Yıllarca bu masal okutuldu dünyada, bu masal pompalandı zihinlere… Bize de lise de okurken bu masal anlatıldı. Uzun uzun anlatmayacağım. Ridley Scott’ın yönettiği başrolde Gerard Depardieu’nun oynadığı “1402: Cennetin Keşfi” filmini seyredin hemen her şey var orada, ben özet geçeyim.

Sermayesi biten İspanya Kraliçesi’ne Kristof Kolomb garanti verir, sandık sandık altınla ve kölelerle ve göz alabildiğine ekilebilecek toprakla döneceğine dair ve yardım ancak böyle alabilir. Sonuç katledilen milyonlarca Güney Amerikalı insan, 3 büyük medeniyet. Aztekler, Inkalar ve Mayalar. İspanya’ya gemiler dolusu altın akar. Avrupa’nın diğer sömürücüleri büyük bir iştahla atılır bu kanlı yemeğe, sofraya… Portekiz, Hollanda, Almanya, İngiltere, Fransa... Dünya üzerinde ayak basılmadık toprak, çiğnenmemiş namus,/ırz, katledilmemiş kadın-erkek, çocuk bırakmazlar. Girdikleri her toprak parçasına kan, ölüm, zulüm götürürler.

Katolik Kilisesi’nden, Protestan Kilisesi’nden Anglikan Kilisesi’nden “İsa’yı tanrı” olarak tanımayanların öldürülebileceğini, köleleştirilebileceğini, kadın ve kızlarının ırzına, namusuna saldırmanın helal olduğunu, topraklarına, mallarına el koymanın caiz olduğuna dair gerekli fetvayı da alırlar. Böylece yalanlarına, alçaklıklarına, caniliklerine kutsal bir kılıf da bulmuşlardır.

Japonya’dan Amerika’ya, Filipinler den Güney Afrika’ya yağmalamadıkları tek bir toprak parçası kalmaz. Avrupa’ya akan altın, gümüş, elmas ve diğer madenler, “fethedilen” topraklardaki tarım ürünleri ve köleleştirmenin sağladığı işgücü, tüm Avrupa da büyük bir sermaye birikimine yol açar. Ama ciddi bir sorun vardır. Hammadde stokları o kadar büyümüştür ki, üretim geride kalmaktadır. İnsan gücü ve elde bulunan aletler, hammaddeyi ürün haline getirecek hıza ulaşamıyordu. Kapital’in ermine giren “bilim” devreye girdi. Milyonlar akıtıldı ve sanayi devrimi denilen çağa geçti, Avrupa. Buharla çalışan dev makineler, fabrikalar inşa edilmeye başlandı tüm Avrupa başkentlerinde… Köyden büyük şehirlere göç teşvik edildi. Milyonlarca köylü ve Amerikalı ve Afrikalı köle makine dişlilerine kurban edildiler ağır çalışma koşulları altında…

Burada ara verelim kapitalizmin ortaya çıkışına, konumuza dönelim. Tüm bunlar olurken Osmanlı İmparatorluğu ne yapıyordu? Gelecek ay devam edelim mi?

03 Mart 2006

MEKTUPLAR III










“Çocukları evlerine geri getirin

Çocukları evlerine geri getirin
Bırakmayın çocukları kendi başlarına
Çocukları evlerine geri getirin”

Bu sefer sizlere uzun bir mektup yazmayacağım. Çünkü ne söylersem söyleyeyim kelimeler, cümleler yeterli olmayacak.
Bu ülkenin, bu toprakların da çocukları var. Aynı havayı, aynı toprağı paylaşan çocukları…
Birbirlerinin cenazelerine ağlayan, acılarına, sevinçlerine ortak olan çocukları var.
Daha doğrusu vardı.
Yıl 1914, büyük paylaşım savaşlarının ilkinin başladığı yıl, yani 1. Dünya Savaşı...
Bu topraklar bölüşüm/paylaşım kavgasının hedeflerinin tam ortasındaydı...
Dünyada var olan sömürgeci sisteme direnen son kaleydi bu topraklar...
Ele geçirmenin yolu tarih boyunca değişmemiştir, böl, parçala, ayrılık ve düşmanlık tohumları ek kardeşler ara-sına ve mahsulü topla…
O 600 yıl süren kardeşlik, adına milliyetçilik denen bir ayrıkotu tohumu ile darmadağın oldu.
Çocuklar, çocuklarımız, kardeşlerimiz, komşularımız, dostlarımız paramparça oldular.
Birbirlerine düştüler, ölmekte olan babalarının mirasını paylaşmak için…
İşte ilk o zaman fark ettik, Ermeni, Rum, Müslüman, Türk, Kürt, olduğumuzu…
Bizim için hiç önemi olmayan bu isimler birden, bizi komşumuzdan, kardeşimizden, çocuklarımızdan ayıran şeyler oldu.
Paramparça olduk, darmadağın…
Kimimiz kimimizi öldürdü, kimimiz kimimizi sürdü, kimimiz düşmanla işbirliği yaptı, kimimiz düşman süngü-süyle toprağa düştü.
Ne Muhammed’in çocukları kaldı, ne de Muhammed’in yetimleri…
Sonuçta hepimize bir avuç toprak kaldı, o koskoca yedi düvele yayılan coğrafyadan…
Artık “bizim de” bir toprağımız var dedik, bizim olan devasa bir coğrafyayı aç sırtlanlar gibi saldıran sömürgeci batılılara bırakarak.
“Bizim de bir toprağımız var”, herhalde hiçbir insan aile toprağını parçalayarak, darmadağın ederek elinde kalan için böylesine acı bir sevinç duymamıştır.
Yenilmiştik, tükenmiştik, paramparça edilmişti her şeyimiz…
Şimdi ayağa kalkma, direnme, “biz” olanı geri getirme zamanıdır.
ÇOCUKLARIMIZI GERİ İSTİYORUZ…
Toprağından koparılan, sürgüne giden, kaçan, hicret eden çocuklarımızı geri istiyoruz.
Geçmişte ne yapmış olurlarsa olsunlar, ne yapmış, ne etmiş, ne olmuşsa olsun çocuklarımızı istiyoruz.
Onlar burada mutluydular, 1000 yıllık, 500 yıllık kardeşleriyle mutluydular.
Yaban ellerde aşağılandılar, horlandılar, çocuklarının dinlerine, dillerine misyonerler üşüştü.
Bu ne büyük bir kandırmacadır, ne büyük bir tuzaktır yarabbi…
Ayıran, parçalayan, nifak sokan, katleden, dinine, diline tahammül edemeyenler kurtarıcı olmuş, binlerce yıllık gardaşlık düşmanlığa dönüşmüş.
Geri istiyoruz çocuklarımızı, toprağımıza, “bizim” toprağımıza çağırıyoruz,
Agop’u, Matild’i,
Yorgo’yu, Eleni’yi,
Çekdar’ı, Berivan’ı,
Bitsin artık bu gurbetlik, bitsin artık bu ayrılık…
Sizi ve bu toprağın tüm çocuklarını gözlerinden öpüyorum…

02 Mart 2006

MEKTUPLAR II

HARAMİLERİN SALTANATINI YIKACAĞIZ

Salkım salkım tan yelleri estiğinde
Mavi patiskaları yırtan gemilerinle
Uzaktan seni düşünür düşünürüm
İstanbul

Binbir direkli Haliç’inde akşamlar
adalarında bahar Süleymaniye’nde güneş
Ey sen ne güzelsin ey kavgamızın şehri
İstanbul

Boşuna çekilmedi bunca acılar
Büyük ve sakin Süleymaniye’nle bekle
Parklarınla, köprülerinle, meydanlarınla
Bekle bizi İstanbul

Tophane’nin karanlık sokaklarında
Koyun koyuna yatan çocuklarınla bekle
Bekle zafer şarkılarıyla geçişimizi
İstanbul

Haramilerin saltanatını yıkacağız
Bekle o günler gelsin gelsin İstanbul
Sen bize layıksın biz de sana İstanbul
İstanbul

Boşuna çekilmedi bunca acılar
Büyük ve sakin Süleymaniye’nle bekle
Parklarınla, köprülerinle, meydanlarınla
Bekle bizi İstanbul”

Bilirsiniz bu şiiri, bu şarkıyı ne kadar sevdiğimi… Elleri, dilleri sağolsun Vedat Türkali ve Edip Akbayram’ın…

Söyleyeceklerimi bu kadar güzel özetleyen bir şarkı, bir şiir varken, ben yine de size biraz daha açıklamak zorundayım bazı şeyleri…


Sen Bir Az-Gelişmişsin

“Kıta’ları ipek bir kumaş gibi keser biçerdik. Kelleler damlardı kılıcımızdan. Bir biz vardık cihanda (dünyada), bir de küffar (düşmanlarımız)…

Zafer sabahlarını kovalayan bozgun akşamları… İhtiyar dev, mazideki (geçmişindeki) ihtişamından (muhteşem günlerinden) utanır oldu. Sonra utanç, unutkanlığa bıraktı yerini, <> demeğe başladı. <>

Avrupalı dostları, acıyarak baktılar ihtiyara ve kulağına <>

Ve Hıristiyan Batı’nın göğsümüze iliştirdiği bu idam yaftasını (emrini), bir <> (övünç veren bir madalya) gibi gururla benimsedi aydınlarımız…”

Rahmetli Cemil Meriç, bu yazıyı 1979 yılında yazmıştı, babanızın üniversiteye girdiği yıl…

İşte o zafer sabahlarını kovalayan bozgun akşamları, haramilerin ortaya çıktığı andı. Bir sülük gibi, asalak gibi milletin tüm hayat köklerini, düşüncesini, irfanını (sözlüğe bakın), ufkunu, inancını, ürettiği tüm maddi ve manevi emeğini sömürdüler. Efendileri olan Batı’yla ittifaklar, anlaşmalar, gizli sözleşmelerle kendilerini ve tüm ülkeyi peşkeş çektiler, kapitalizm denen tek dişi kalmış canavara…

Bu ülkede çok yıllardır haramilerin saltanatı hüküm sürüyor oğlum, çok uzun yıllardır hem de…

Bizler, yani millet dediğimiz o kavram hiçbir zaman bu ülkenin gerçek sahibi olamadı. Hep bizlerin adına, bizim hayallerimizi, ufkumuzu, ütopyalarımızı, geleceğimizi katledenler yürüttü gemilerini, altınla, parayla, hakkı ödenmemiş emekle, emek sahiplerinin kanlarıyla doldurdukları gemilerini…

Çelişki var gibi değil mi?

Seçen biziz ama nedense şikâyet eden de biziz, diyeceksiniz. Evet, bu terane (sözlüğe bakın) hemen herkesin dilinde. En ufak serzeniş, en ufak isyan sözcüğü bu sihirli cümleyle bastırılıyor. Haramileri biz seçtik, yollarını biz açtık sonra da şikâyet ediyoruz öyle mi? Kurtlar sofrasında paylaşımdan pey alamadık, kırıntılardan başka bir şey kalmadığı için isyan ettiğimizi söylüyorlar değil mi? Hatta bunu güzel ve tumturaklı sözler, siyaset felsefesi ve sosyoloji çözümlemeleriyle de süsleyip önümüze koyuyorlar. “Homo ekonomikus” diyorlar, “insan insanın kurdudur” diyorlardı eskiden, şimdilerde serbest piyasa, liberal ekonomi, açık toplum, postmodern dünya adını aldı, şeytan fısıltıları…

Adalet, ahlak, hak, insan onuru bir şey ifade etmiyor onlar için, bu sözleri duyduklarında akıllarına gelen, sofradan pay isteyen birinin kendini bir söylemle formüle etmesi, kanlı artıklara ortak olma isteğinin dolaylı anlatımla dışavurumu, anladıkları bu…

Adalet, merhamet sahibi tanrıdan bir tek kırıntı bile kalmamış yüreklerinde.

Kimse çıkıp ta söylemiyor, ne zaman milletin evlatları söz sahibi oldu, söz sahibi olmaya kalkan millet evlatlarına ne oldu? Hiç kendi başlarına bırakıldı mı dedeleriniz, nineleriniz, babanız, anneniz, amcanız, dayınız, teyzeleriniz, kız kardeşleriniz, erkek kardeşleriniz, dostlarınız, yoldaşlarınız?

Ne kadar halk yardakçısı bir söylem diyecekler, aldırmayın desinler…

Yıkacağız onların saltanatını, haramilerin ellerinden alacağız, topraklarımızı, emeğimizi, aşımızı, yönetme hakkımızı…

Ama tanımalıyız önce kim harami, kim değil? Bir ölçüt, mihenk taşı gerek.

“Nereden bulacağız baba, insan tanıyan bir ölçütü, taşı” dediğinizi duyuyorum. J

Ölçüt içimizde, hem de ezelden beridir orada.

İnsan olmanın onurunu, insan olmanın değerini veren o…

Sizleri ve dostlarınızı, yoldaşlarınızı haramilerden ayıran da o…

O sihirli sözcük, ölçüt, mihenk taşı; Fıtrat.

İnsanların kötüyü tarif etmekte birleşmesi hiç ilginizi çekmedi mi?

Hangi ülkenin filmini, dizisini seyretseniz bizim kötü dediğimize onların da kötü dediğini görürsünüz.

İçlerinden bazıları yollarını şaşırsa da yine de o ülkelerde yeryüzünde yaşayan insanların iyi ve kötü diye tanımladıklarında ısrar eden insanlar görürsünüz. Bu kadar ayrı coğrafyaların, kültürlerin, medeniyetlerin, dinlerin, dillerin ve ırkların sahibi olan insanlar iyilik ve kötülük tanımlarında ittifak ederler. Nedir bunu sağlayan? Nedir, bazıları ısrarla, bizlere aksini propaganda ettiği halde, bizleri aynı doğrularda birleştiren?

Allah’ın hepimize yerleştirdiği mihenk taşı, fıtrattır bu…

Bir sonraki mektubumda fıtratı konuşalım sizinle ve fıtratın tarihini kendi tarihimizle iç içe…

01 Mart 2006

MEKTUPLAR I

27 Eylül 2005, Salı

Canım oğullarım, bu mektupları size bir mirasım olsun diye yazmaya karar verdim. Her anne baba çocuklarına bir şey bırakır bu dünyadan göçüp giderken. Benim sizlere bırakacağım ne param ne de pulum var. Olsaydı da sizlere böyle bir miras bırakmak istemezdim. Elinizle, alnınızın teriyle kazandığınız her şey bugün vardır yarın yoktur. Mal, mülk, para, pul bunları kaybetmekle sizden hiçbir şey eksilmez çünkü çalışarak kazandığınız her şey yine çalıştığınızda size dönecek şeylerdir. Bu dünyada değer vereceğiniz asıl şeyler onurunuz ve adınızdır ve bir de sağlığınızdır. Bunları kaybettiğinizde hiçbir güç size geri kazandıramaz. Sağlınızı nasıl koruyacağınızı hemen her gün gazeteler ve televizyonlarda izliyorsunuz, tıp bilimi bunun için yeterli bilgiyi size zaten sağlıyor.

Ama söz onurunuz ve adınıza geldiğinde, benim sizlere bir şeyler söylemem lazım. Buna hem babanız olarak hem de bir dostunuz, arkadaşınız olarak hakkım olduğunu düşünüyorum.

Öncelikle şunu bilin ki babanız bu yaşa gelinceye kadar adınızı ve onurunuzu kirletecek hiçbir davranışta, sözde ve eylemde bulunmadı. Sokağa çıktığınızda başınız dik olsun.

Önünüzde çok zor günler var. Yaşadığımız coğrafya tahakküm altında, şimdi “baba tahakküm de ne” diye sorduğunuza eminim. Konuşmamız gereken en önemli sorunlarımızdan biri de bu aslında ama ben size şimdilik kelimenin karşılığını söyleyeyim; güce dayalı bir yönetim, baskı altında tutmak diye anlamlandırılabilir. Dünyanın hali yaşadığımızın toprakların halinden daha iyi durumda değil. Afrika, Asya ve Latin Amerika’da milyarlarca insan açlık, yoksulluk ve baskı altında yaşam savaşı vermekte. Dünyanın geri kalanı ise tüm dünya kaynaklarını kendileri için, kendi gelecekleri için, kendi hükmetme duygularını tatmin etmek için sorumsuzca, insana asla yakışmayan bir harcamakta, savurmakta. Bu manzara yeni değil çocuklarım, dünyanın var olmasından beri süregelen bir kavga, bir savaş bu.

Şimdi yazacaklarım belki sizlere biraz zor ve ağır gelebilir, çünkü biraz ilahiyat bilimi, biraz da siyasetin alanına giriyor ama korkmayın aslında her ikisini de günlük hayatınızda siz de kullanıyorsunuz ve yaşıyorsunuz. Nasıl mı?

Hiç de zor değil bunu anlamak. Siyaset yapıyorsunuz hemen her gün mesela. İstediklerinizin olması için annenizle beni birbirimize karşı kullanıyorsunuz. Birimizle ittifak yapıp diğerini ikna ediyorsunuz. Sanmayın ki bunun hükümet koalisyonlardan ya da parti ittifaklarından ya da devletlerarası ittifaklardan farkı var. İstemediğiniz bir karar çıkarsa hakkınızda, duruma göre annenizi ya da beni anayasa mahkemesi gibi kullanıp çıkan kararı iptal ettiriyorsunuz. Öğretmenlerinizi sınıflandırırken siyasetçilerin ya da medyanın yaptığından farklı bir şey yapmıyorsunuz. Yüksek not veren, sınavlarda kopya çekmenize göz yuman, arasıra başınızı okşayan öğretmenler, iyi öğretmen, nalet bakışlı, sıfırı bol, göz açtırmayan öğretmenler kötü öğretmen, değil mi? Eh, sırf Avrupa Birliği tartışmalarında bile bunu görebilirsiniz. Almanya, İtalya, İngiltere iyi öğretmen; Fransa, Danimarka, Papa kötü öğretmen...

“Peki, ilahiyat nasıl yer alıyor bizim hayatımızda baba, Allah’ını seversen” diyeceksiniz. Bir kere “Allah’ını seversen” diyerek ilk adımı attınız. Anlatayım. Nerdeyse hemen her gün dilinizden bazı kelimeler eksik olmuyor. “Ekmek Kuran çarpsın”, “Allah belamı versin”… Daha bu sözler aklınızdan geçerken ciddiliğine, doğruluğuna siz bile inanmıyorsunuz. Öylesine laf olsun torba dolsun niyetine kullanıyorsunuz bu kelimeleri. Ama biraz ciddileşince “yemin ederim, vallahi billahi doğru söylüyorum”a dönüşüveriyor sözcükleriniz. Hatta daha küçükken çok daha çetrefilli ilahiyat sorularıyla çıkıyordunuz karşıma; “Baba, Allah Süpermen’i dövebilir mi? Allah bizi görüyor, biz niye O’nu görmüyoruz?” Sınavlara girerken kimseye çaktırmadan dua ediyorsunuz, zor durumdaki arkadaşlarınıza yardım ediyorsunuz, arkadaşlarınızı seçerken kendinize göre ilkeler koyuyorsunuz. Televizyonda Afrikalı aç bebeleri görünce “Baba niçin kimse onlara yardım etmiyor” diye soruyorsunuz. Tüm bu soruların koca koca adamların tartıştığı konulara dâhil olduğunu, farklı sözcüklerle aynı şeyleri sorduklarını hatta sizinle aynı cevaplara ulaştıklarını bilseniz eminim çok şaşırırdınız.

Bu örnekleri hemen her konuya uyarlayabilirsiniz. Tarih, toplumbilim, psikoloji, felsefe… İnsan öğrenerek ve tecrübe ederek sürdürüyor hayatını, ne sorular birdenbire giriyor hayatınıza ne de çözümleri sadece bildiklerinize ve bilmediklerinize ilişkin tecrübeleriniz artıyor. Yaşınız ilerledikçe sahip olduğunuz genlere, karakter özelliklerinize, anne ve babanızdan ve çevrenizden aldığınız terbiyeye ve içinde yaşadığınız ülkenin, toprakların kültürüne bağlı olarak seçimlerde bulunuyorsunuz. Bildikleriniz artıyor, bilmedikleriniz azalıyor ama aslında bunları belirleyen hayat tecrübeniz oluyor. Benim yaşıma geldiğinizde koca koca adamların çocukça sorular, çocuklarınsa bazen, o koca adamlardan daha zor ve çetrefilli sorular sorduğunu göreceksiniz.

Sanırım sizlere bırakacağım mirası biraz anlamışsınızdır, bunca kelimeden sonra… İnsan anılarıyla var olabilen bir varlık. Hafızası olmayan insan yersiz, yurtsuz ve kimsesiz bir insandır. Nerede doğduğunu, büyüdüğünü, hangi sokaklarda kimlerle oynadığını, annesinin pişirdiği yemekleri, bayram günlerinin heyecanını, belki babasıyla gittiği ilk cuma namazını, ilk tuttuğu orucu, sevgilim dediği ilk kızı, parmaklara atılan küçük bir kesikle olunan kan kardeşliğni, uçurtmaları, yakan topları, yağmurlu günlerde hem de gece vakti saklambaçta kimleri sobelediğini, akşamları babasının eve gelişini, televizyondaki haberleri, darbe oldu bağrışmalarını, depremde babasına sıkı sıkı sarılmış halde korkuyla sokağa fırlamayı, bilgisayarda oynadığı ilk oyunu hatırlamaz. Hâlbuki tüm bunlar bizi biz yapan şeylerdir her şeyden önce. Bir yerimiz yurdumuz varsa bunlarla vardır. Ve bunlar kimimiz/kimsemiz dediklerimizle vardır. Saydıklarım çok mu ilgisiz ya da çocukça gözüktü size?

O halde ilk ödeviniz benden.

Hadi bakalım bu son paragrafta saydıklarımdan hangisi tarih, hangisi toplumbilim, hangisi ilahiyat, hangisi siyaset, hangisi psikoloji ile ilgili sorular? Biliyorum şıp diye anlayacaksınız.

Gözlerinizden ve tatlı yanaklarınızdan öperim.

25 Şubat 2006

MALCOLM LIVE!

İSTER MERMİ KULLANSIN İNSAN,
İSTER OY PUSULASI

KUKLAYI DEĞİL KUKLACIYI VURMALI

Malcolm X (Malcolm Little ve daha sonrasında Malik el-Şahbaz) (Omaha 1925 - New York 1965), ABDli siyaset adamı ve siyah hakları savunucusudur.

1952'de Malcolm X adıyla Black Muslims hareketine girdi. Elijah Muhammad'ın yolunu izledi ve ona ABD içinde tümüyle bağımsız olacak bir zenci cumhuriyetinin kurulması fikrini benimsetti. Ancak Mart 1964'de iki önderin arası açıldı; Malcolm X, Afrika - Amerika Birliği örgütünü kurdu ve 1964'de Afrika ile Ortadoğu'ya (Mekke'de hacc için bulundu) iki gezi yaptı. Dönüşünden kısa bir süre sonra da öldürüldü.

Massachusette'nin siyah mahallesinde bitirir. Çok istemesine rağmen, üniversiteye gidemeyince, küçük yaşta çalışmak zorunda kalır. Michigan ve Boston derken, kendini birden Harlem'de bulur. Bir siyah olarak, kendisine dayatılan yaşama biçimi, onu sonunda hapishaneye düşürür. Üniversiteyi Harlem sokaklarında tamamladığını ve doktora tezini de hapishanede hazırladığını uzun uzun anlatır. O okuma açlığını hapishanede giderir. Doymak bilmez bir istekle hapishane kütüphanesindeki kitapları tek tek okur. Hapishane yılları için: "Bir insanın düşünmeye ihtiyacı varsa, gidebileceği en iyi yer, bana sorulursa, üniversiteden sonra hapishanedir" diyerek, hiç kimsenin çaresiz ve çözümsüz olmadığını vurgular.

O, yedi yıllık “hapishane eğitiminden” sonra, başka bir Malcolm X olarak Harlem’e geri döner. Hapisten önce bir sokak serserisiyken, şimdi Amerika’da büyük bir hızla gelişen İslam’ın etkili ve ateşli bir temsilcisidir.

Malcolm Little olan soyadını Harlem’de X olarak değiştirir. Yeni soyadı, onun Afrikalı atalarının artık kendisi başta olmak üzere, kimse tarafından bilinmediğinin simgesidir. Elijah Muhammed'in öncülüğünü yaptığı "Siyah Müslümanlar Hareketi" Malcolm X’le birlikte daha da kuvvet kazanarak yayılmaktadır. Artık Malcolm, Elijah Muhammed’in baş kurmayıdır. Fakat Elijah Muhammed'in zina yapmasına karşı çıkması, daha sonra da Elijah Muhammed’in, Malcolm'a, Başkan Kennedy'nin öldürülmesi hakkındaki yetkisiz ve iğneleyici sözlerinden ötürü sessiz kalmasını emretmesi, Malcolm’un kendi hareketi içinde izole edilmesine sebep olur.

Gerçek İslam'ın Elijah'tan çok uzak olduğunu biliyordu. Ancak İslam'ı bütün incelikleriyle kavrayabilmek ırk, renk ve dil ayrımı yapmadığını görebilmek için Hacc’a gitmesi gerekiyordu. O Amerika'da bildiği İslam'la, Hac'da Mekke'de gördüğü İslam arasında dağlar kadar fark olduğunu anlayınca, X olan soyadını El Shabazz'a çevirdi. Çünkü o “gözleri mavinin en mavisi, saçları sarının en sarısı insanlarla aynı tabaktan yemek yemiş, aynı saflarda omuz omuza namaz” kılmıştı.

Başlangıçta, ilk zenci müslüman hareketinin öncüsü Elijah Muhammed'in bağlısı olarak ırkçı düşünceler taşıyorken, Hacc dolayısıyla İslam dünyasına yaptığı bu gezi onu bu düşüncelerden döndürdü. Artık kendisini İslam'ın sömürgecilik ve ırkçılık karşıtı evrensel mesajını tüm dünyaya iletmeye adamıştı. Bu amacını kitleler çapında gerçekleştirmeye çalıştığı toplantılarından birinde suikasta uğrayıp, 25 Şubat 1965'de öldürüldü.

01 Şubat 2006

RACHEL CORRIE, ŞEHİDİMİZ

"kıyısında..."

gözyaşı, akıl ve savaşın kıyısında,

güçsüz, ümitsiz, hayattan yoksun

ne deriz genç insanlara?

nasıl deriz ki, sesin

'hayat hükmetmek ve hırstan ibarettir"

diyenlerin gözünde hiç.

peki nerede mümkün,

kendince düşünmek

ve başkalarına dokunmamak

başkalarına dokunmam, Allah bilir.

Irak'ta çocuklar,

gece korkuyla göğe bakar.

onlarca gökte yıldız yok, sade bombalar

yere korkuyla bakar

giysilerinin altındaki urları sayarak.

peki, nasıl derim Amerikalı gence,

"popüler kültür" dediğin nedir,

adalet mi?

onu tutmak dünyayı öldürmüyor mu?

peki nasıl ağlarım

sesim kalmadığında?

kim cevap verir

bu sorularıma?

artık Rachel Corrie vermez, öldü o.

o, şu, bu ordunun söylediği önemsiz

resimlere bak

o portakal giysili kız

bir karede canlı, neşeli,

diğerinde ölüyor, enkaz altında

galiba Filistinli ölümlere de

vurdumduymaz oldum, sade

Olympia, Amerika'dan o beyaz kızın ölümü

kalbimi kırdı, kanımı burktu.

dünden beri on Filistinli öldü, o sıra bir buldozer

genç kızın evini, bedenini çiğniyordu.

evini bilen varsa,

başsağlığımı iletin.

hala telefonu var, internette,

toplantılar, gösteriler için.

hala Filistin yazıları var.

iyi yazardı.

Kimileri yazıyor,

"keşke orada olmasaydı,"

o öldü

"ondan kurtulduk"

yazıyor kimileri,

"hain or...pu"

o öldü.

peki ben gençlere

"şiddetsiz direniş" mi diyeyim,

oysa onlar görüyor,

parlak portakal giysi,

megafonda ses,

kameralar, Amerikan pasaportu,

katlinize engel değil.

zenci çocukların linç günlerini hatırlarım.

organlarının kesildiğini,

beyaz kadınlara bakmışlar.

şimdi vergi Dolarları

direnişi eziyor,

her çıktığı yerde.

insan hedeflere insan kalkanlar

sözlerim vardı, geri aldım.

artık kimse söylediğime karışmasın.

"sağ kanat" diye birşey yok,

çünkü doğal birşey kanat, ama

öldürmek, insani mi, doğal mı?

belki hayvanlar birbirini yer,

neyiz biz, hayvan mı?

öyle ise kabul et,

hayvan olduğunu aşağılık!

"tüm bombaların anası" yok,

Blair, Sharon, Bush

hepsinin anneleri var.

ne yaparlarsa yapsınlar,

sevdikleri var.

beyaz güç, petrol, Tanrı'nın seçkin kulu olmak! neyse,

ama birşey var sevdikleri, çünkü

anneleri de onları sevdi.

bomba sevmez, çünkü

annesi yok,

hayatı yok.

"tüm bombaların anası" yok,

daha çok insanlık yıkımı var.

zorba olmak daha güvenli değil,

bilirim, çünkü zorbalarla karşılaştım.

ilk ak düşen saçımla bildim ki,

güç başkalarına değil,

kendine hakim olmakta.

bu şiir değil, tehdit hiç değil.

bu bir yemin.

Allah bilir, biz bilmeyiz; ne olacak?

ama her işin karşılığı var.

karşılık geldiğinde,

masumları anacağım ve

elleri kandan beri olan,

kalbi kinden beri olanlarla

duracağım.

şimdi kinlenmemek zor, ama

sevildim, sevdim ve biliyorum.

düşmanın insan olduğunu unutan

kendi insanlığını unutur.

barış yap, adalet yap, Tanrı'nın işi bu

Rachel Corrie yazmış ki,

"okumak, konferanslara gitmek,

belgesel izlemek ya da anlatılanları dinlemek

beni buradaki gerçekliğe hazırlamamış.

Görmeden gözünüzde canlandıramazsınız;

gördüğünüzde de biliyorsunuz ki,

sizin gördükleriniz gerçeğin tam da kendi değil.

İsrail ordusu silahsız bir ABD vatandaşını vursa ne güçlüklerle karşılaşacağı,

ya da bu ordu kuyuları yıktığında su alacak param olduğu,

ve tabii ki buradan gitmek imkanımın da olduğu düşünüldüğünde.

Benim ailemde kimse arabasını sürerken

oturduğum şehrin anacaddesinin sonundaki

bir kuleden atılan roketle öldürülmedi.

Bir evim oldu. Denizi görmeme izin verildi."

o öldü,

deniz gözlerini, Filistin kalbini özleyecek.

ama en çok

ailesi soluğunu.

ve Amerika Birleşik Devletleri Başkanı,

Irak'a savaş ilan etti (yine mi?)

daha çok ölüm sözü verdi.

gençlere ne diyeceğim,

herhangi bir şey.

ençok insanlık, ahlak hakkında

ölümünden bir ay önce Rachel eve yazmış,

"Birçok insan sesinin duyulmasını istiyor,

ve düşünüyorum ki, biz dışarıdan gelenler

bazı ayrıcalıklarımızı bu seslerin, benim gibi iyi niyetli yabancıların süzgecinden geçerek değil, doğrudan Amerika’da duyulması için kullanabiliriz.

Çok zor olacağını düşündüğüm bir derste

daha yeni öğrenmeye başlıyorum,

insanların her zorluğa rağmen nasıl örgütlenebildiğini

ve her zorluğa nasıl direniş gösterdiğini."

geri aldığım başka sözler:

kahraman, cesur, asker.

bu kız düşünülmezi yaptı,

gözünü kırpmadı, geri adım atmadı,

boyun eğmedi ölüme bakarken.

bir kız ve bir yıkım makinesi.

daha birbirine zıt ne var?

daha ne anlatmalı?

savaşın kıyısında gücümüz,

Rachel Corrie ölürken

koruduklarından gelsin.

kıyısında savaşın -- durun!--

bu savaş değil.

hangi emperyalist projeyse bu,

onun kıyısında Rachel Corrie

direnişte yaşasın, aradığımız

adalette, kardeşlikte

savaşın kıyısında unutmayalım,

insanlar ne yüce olur.

Suheyr Hammad

çeviri: Altay Ünaltay

01 Ocak 2006

66. SONE

vazgeçtim bu dünyadan tek ölüm paklar beni

değmez bu yangın yeri,avuç açmaya değmez

değil mi ki çiğnenmiş inancın en seçkini

değil mi ki yoksullar mutluluktan habersiz

değil mi ki ayaklar altında insan onuru

o kızoğlankız erdem dağlara kaldırılmış

ezilmiş, horgörülmüş el emeği, göz nuru

ödlekler geçmiş başa, derken mertlik bozulmuş

değil mi ki korkudan dili bağlı sanatın

değil mi ki çılgınlık sahip çıkmış düzene

doğruya doğru derken eğriye çıkmış adın

değil mi ki kötüler kadı olmuş Yemen'e

vazgeçtim bu dünyadan, dünyamdan geçtim ama

seni yalnız komak var, o koyuyor adama...