MEKTUPLAR V

BAŞINI DİMDİK TUT VE SOKAĞA ÖYLE ÇIK, SEN BU ÜLKENİN ONURUSUN
Bir çağın vicdanı olmak isterdim. Bir çağın daha doğrusu bir ülkenin. İdrakimize vurulan zincirleri kırmak, yalanları yok etmek, Türk insanını Türk insanından ayıran bütün duvarları yıkmak isterdim. Muhteşem bir maziyi, daha muhteşem bir istikbale bağlayacak bir köprü olmak isterdim, kelimeden, sevgiden bir köprü… Cemil Meriç
Bir önceki mektubumda bizim topraklarda neler oluyordu diye bağlamıştım sözümü…
Avrupa’da ve dünyada bu gelişmeler yaşanırken, batı hayranı bir grup Osmanlı aydını gözünü oralara dikmiş medet umar halde divane bir şekilde dolaşıyordu. Medet, çözüm oradaydı, onlar gibi olmakta… Onlar gibi olmak derken sanayi devrimini gerçekleştirmek, burjuva sınıfını ortaya çıkarmak ve toplumsal hatta sınıfsal bir dönüşümü sağlamak, sonucunda kapitalist bir sisteme geçiş yapmak gibi zorlu ve belalı bir süreçten bahsettiğim zannedilmesin. Osmanlı aydını için batılılaşmak, onlar gibi yaşamak, giyinmek, onların kullandığı araçlara sahip olmak, zenginliğe ve şaşaalı günlere geri dönmekti. Bütün suç kafa yapımızdaydı, inancımızdaydı hatta dinimizdeydi. O halde yapılması gereken kafamızın içindekileri ve üstümüzdekileri değiştirmekti. Önce kılık kıyafet, görgü kuralları ile başlamalıydık, sonra dilimizi değiştirmeliydik (mesela Fransızca olmalıydı dilimiz), dinimizi de çağa uydurmalıydık ve belki de Protestanlığa geçmeliydik (kapitalizme geçmenin tek yolu buydu belki de) ve hatta belki de bir ülkenin vesayeti altına girmeliydik, evet bu kadar vahimdi aydınlarımızın hali…
Tanzimat Fermanı böyle çıktı ortaya, büyük bir devlet ve millet olmamızın tek yöntemi Avrupa devletlerinin kanunlarına, kurallarına sahip olmaktan geçiyordu. Büyük bir heyecan ve vaveyla ile ilan edildi Tanzimat, alkışlar, nutuklarla övüldü, yere göğe sığdırılamadı. Gâvur diyorum ya baştan beri, gavurlaşmak… İlk yasakladıkları oydu Tanzimat’ta, gâvur demek yasaktı.
Gönlü geniş, aklı parlak milletim de cevap verdi bu kanuna, adeta Nasrettin Hoca muzipliğiyle: “gâvura gâvur demek yasakmış”…
Tanzimat Reformu’nun öncülerinden Sadık Rıfat Paşa yakın dostu Kont Metternich’in şu sözlerini duymuş muydu acaba?
“İmparatorluk günden güne zayıflamaktadır. Niçin saklamalı? Onu bu hale düşüren sebeplerin başında Avrupalılaşma zihniyeti gelir. Temellerini III. Selim’in attığı bu zihniyeti, derin cehaleti ve sonsuz hayalperestliği yüzünden II. Mahmud son haddine vardırır.
Bab-ı âli’ye tavsiyemiz şudur: hükümetinizi dini kanunlarınıza saygı esası üzerine kurunuz. Devlet olarak varlığınızın temeli padişahla Müslüman tebaa arasındaki en kuvvetli bağ dindir. Zamana uyun, çağın ihtiyaçlarını dikkate alın. İdarenizi düzene sokun, ıslah edin. Ama yerine size hiç de uymayacak olan müesseseleri koymak için eskilerini yıkmayın. Avrupa medeniyetinden sizin kanun ve nizamlarınıza uymayan kanunları almayın. Batı kanunlarının temeli Hıristiyanlıktır. Türk kalınız. Tatbik edemeyeceğiniz kanunu çıkarmayın. Hak bellediğiniz yolda ilerleyin. Batı’nın sözlerine kulak asmayın. Siz ilerlemeye bakın. Adalet ve bilgiyi elden bırakmayın. Avrupa efkâr-ı umumiyesinin az çok değeri olan kısmını yanınızda bulacaksınız…
Kısaca, biz Bab-ı âli’yi kendi idare tarzının tanzim ve ıslahı için giriştiği teşebbüslerden vazgeçirmek istemiyoruz. Ama Avrupa’yı örnek olarak almamalıdır kendine. Avrupa’nın şartları başkadır, Türkiye’nin başka. Avrupa’nın temel kanunları Doğu’nun örf ve adetlerine taban tabana zıttır. İthal malı ıslahattan kaçının. Bu gibi ıslahat Müslüman memleketlerini ancak felakete sürükler. Onlardan hayır gelmez sizlere.”
Değişen bir şey olmadı, aydınlarımız aynı batılılaşma rüyasının peşinden aynı suni değişim talepleriyle koşup durdular. Bu topraklarda var olan, yaşayan, yaşanılan bir büyük medeniyetin farkına bile varmadan, “zafer sabahlarını kovalayan bozgun akşamları”nın ezikliği ile düşmanı gibi giyinmek ve düşmanının inandıklarına inanmakla tekrar o muhteşem maziye dönebileceklerini zannettiler.
Çok geç kalmışlardı. Birinci büyük paylaşım savaşı öncesi iki Avrupa Kongresi ile (1. Dünya Savaşı) biletimiz kesilmiş, hangi vagona bineceğimiz ve ne yöne gideceğimiz çoktan belirlenmişti.
Öngördükleri hemen her şey gerçekleşti Avrupalı ve Amerikalı emperyalistlerin; koca bir coğrafya paramparça edildi, kardeş kardeşe kırdırıldı, yüzyıllarca komşu olarak yaşamış insanların arasına kan ve ölüm sokuldu. Bir tek şeyi göze alamadı emperyalistler; sömürgeleştirmeyi. Çünkü son toprak parçasında, Anadolu’da öylesine bir direnişle, kenetlenmeyle ve özgürlük aşkıyla karşılaştılar ki, biz adına İstiklal Savaşı dedik…
Şimdi yine geldiler. Yine kendilerine hayran bir aydın kitlesiyle yürütüyorlar işlerini ama bu sefer hazırlıklılar, aydınlar sadece yedek kuvvet, artık asıl kuvvetleri var; IMF, Dünya Bankası, gazeteler, televizyonlar, vakıflar, dernekler, siyasi partiler…
Dört koldan sardılar milleti, önce kendine olan güveni ve inancı sarstılar, sonra kalbindeki imana saldırdılar. Arkaplanda memleketin ekonomisini yıkmak, şirketlerini, bankalarını yağmalamak, yandaşlarına peşkeş çekmek için bir heyula yarattılar. Ki o heyula, bu topraklardan onları kovan, bu toprakların asla sömürgeleşmeyeceğini, asla gâvurlaşmayacağını, asla kapitalistleşmeyeceğini gösteren bu milletin imanıydı, inancıydı…
Önce imanına, inancına saldırdılar, memleketi bu hale getiren, milleti fakr-ü zaruret içinde bırakan milletin imanının, inancının ta kendisiydi, öyle dediler, borazanlarını, tellallarını gazete gazete, televizyon televizyon bağırttılar. Milletin şerefini, namusunu, inancını, örtüsünü, sakalını televizyonlara çıkardıkları iki zavallı maskara ile ayaklar altına aldılar.
Ne için?
Milletin ne kadar öz kaynağı varsa yağmalamak için…
Bankalarını, 100-200 yıllık şirketlerini, elinde/cebinde kalan son kurşunu yağmaladılar.
Milletimizi ise tencere kapağına vurmakla, düdük çalmakla uyuttular.
Aynı oyun, aynı düzen yine kuruldu oğlum. Aktörler değişti sadece ve gâvurun elindeki araçlar daha da gelişti, karmaşıklaştı. Ama dostunu düşmanını ayırt edecek aklı ve yüreği sana doğuştan verdi rabbin, hani “fıtrat” demiştim ya sana, mihenk taşın o, ölçütün…
Hiç korkmadan, çekinmeden bak onlara…
Yüzlerine taktıkları maskeleri görürsün endişe etme, samimiyetsizlik, riyakârlık öyle bir şeydir ki dilde yaşar ama fiillerde yaşamaz. Bak onların hayatlarına, anandan, babandan, ninenden, dedenden en ufak bir parça görecek misin? Evlerine bak, yaşadıkları semte bak, gittikleri kahveye, birlikte oturup kalktıkları insanlara bak. Bindikleri arabalara, gittikleri camiye bak ya da gitmedikleri, cami deyip de geçme, cami bu milletin namusudur evladım, Akif’i hatırla, Mehmet Akif’i ve İstiklal Marşımızı; “Bu ezanlar ki şehadetleri dinin temeli / Ebedî, yurdumun üstünde benim inlemeli.”
Kubbesiyle, minaresiyle “La ilahe İllallah” der camilerimiz. Göğe uzanan o incecik parmağıyla Rabbini işaret eder; “söz O’nun sözüdür, başka bir söze boyun eğmem, secde etmem” der o minareler.
İşte bu kal-u bela’da verdiğimiz söz; namerde, alçağa, zalime, haine, insanı ve emeğini sömürene yani gâvura yani şeytanın dostlarına boyun eğmeyeceğim, secde etmeyeceğim sözüdür.
Üzerime ne ile gelirlerse gelsinler, yalanla, dolanla, parayla, iktidar vaatleriyle, güç vaatleriyle, insani zaaflarımı eşeleyerek de gelseler, tanklarıyla, görünmez uçaklarıyla, atom ve hidrojen bombalarıyla, paralı askerleriyle, medyalarıyla, embeded muhabirleriyle, ana haber sunucularıyla da gelseler, Mersedesleriyle, jeepleriyle, katları ve yatlarıyla, Aydınlı’dan Pierre Cardin takımlarıyla, kıldıkları namazla, verdikleri üç kuruş zekâtla, dillerinden düşürmedikleri inşallah/maşallahlarıyla da gelseler, secde etmeyeceğim onlara, diye söz verdik.
Sözleştik O'nunla, O bize yapacaklarımızı söyledi,
biz de bunları yapabilmemiz için gerekenleri söyledik.
Elest bu. Akit bu…Gâvurla/Şeytanın dostlarıyla sürekli bir savaş içindeyiz oğlum.
İnsan olmanın şerefini, Allah’tan gayri hiç kimseye kul olmamanın şerefini korumak için,
kıyamete kadar sürecek bir savaş bu, hem dışımızda/dışarımızda hem de kendi içimizde… Nefsimiz(de)le, aklımız(da)la şeytana karşı vereceğimiz bir savaş,
şeytana ve onun yandaşlarına karşı…Akdimiz bu...Rabbine ve kendine güven oğlum. Başını dimdik tut ve sokağa öyle çık. Sen Müslümansın, Müslüman olmak bu ülkenin onurudur. Bu halkın onurudur. Bunu onlara göster. Sen, adaletin ve hakkaniyetin ve esenliğin ve emeğin muhafızısın. “Yeryüzünde fitne ortadan kalkıncaya” kadar savaşacağım diye söz verdin rabbine…
Fitne yani gâvurluk…
Gâvurluk; Allah’ın arzında kötülük, canilik, hainlik, alçaklık yapanlar; insanı ve emeğini sömürenler; kendilerini, iktidarlarını, mal ve mülkü, parayı; adalet, hakkaniyet, emek ve insan haysiyetinin yerine koymanın adıdır, evladım. Asla başka bir dine inanmak değildir. Başka bir ırktan, başka bir coğrafyadan olmak hiç değildir.
Bu topraklar ermenisi, süryanisi, müslümanı, yahudisi, rumu, gürcüsü, abhazı, çerkezi, türkmeni, arabı, kürdü, boşnağı, pomağı ile bir vatan oldu, ocak oldu, ev oldu, aş oldu, gardaşlık, dostluk, komşuluk oldu.
Ama asla gâvurluk olmadı.
Gâvur bizden olmayandı, bizden olmayan; yani adalet ve hakkaniyet üzerine davranmayan, zulmeden, sömürenlerdi. Dini, ülkesi, inancı ne olursa olsun, insanı köleleştiren, kullaştıran, derisinin rengine, dinine göre insanları sınıflandıranlardı gâvurlar…
Sen hiç gâvur olmadın.
Dedelerinin gittiği topraklarda ne kan görüldü ne gözyaşı…
Seni bu ülkenin sınırları ile kuşattılar. Dışarı çıkmanı, dünyayı görmeni istemediler. Dünyayı görmen, kendini görmendi çünkü aslını, onurunu, medeniyetini görmen…
Dedelerinin gittiği topraklara ayak basmanı istemediler.
Oralarda dedelerini kardeş, evlat, dost gören, onları rahmet ve hasretle anan insanları tanımanı istemediler.
Başını kaldır ve dünyaya bak. Orada kardeşlerin var her dinden, her ırktan, her dilden kardeşlerin, gâvurlara karşı savaşan, direnen, çarpışan, ölen, yaralanan kardeşlerin var. Adları ne olursa olsun, inançları ne olursa olsun onlar senin kardeşlerin, gavura kurşun atan her el kardeşinin elidir, yeter ki bir başka gavurun tetikçisi olmasın.
Yüzlerine bak onların, gözlerinin taa içine, dikkatlice bak.
Sonra nasıl yaşadıklarına, ne yiyip içtiklerine, iktidarla, güç ile kurdukları ilişkiye, gavurla kurdukları ilişkiye bak. Eğer orada mütevazı bir insanı görürsen, dostuna karşı alçak gönüllü, mazlumu ve yetimi kollayan, merhamet ve adalet sahibi, nefsine/kendi çıkarına rağmen adalet sahibi bir insan görürsen korkma, inancı, dili, dini, rengi ne olursa olsun o senin kardeşindir.
Koluna gir onun ve sokağa çık. Gün merdiven altındakilerin günüdür.
Allaha emanet ol yavrum…

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder