02 Mart 2006

MEKTUPLAR II

HARAMİLERİN SALTANATINI YIKACAĞIZ

Salkım salkım tan yelleri estiğinde
Mavi patiskaları yırtan gemilerinle
Uzaktan seni düşünür düşünürüm
İstanbul

Binbir direkli Haliç’inde akşamlar
adalarında bahar Süleymaniye’nde güneş
Ey sen ne güzelsin ey kavgamızın şehri
İstanbul

Boşuna çekilmedi bunca acılar
Büyük ve sakin Süleymaniye’nle bekle
Parklarınla, köprülerinle, meydanlarınla
Bekle bizi İstanbul

Tophane’nin karanlık sokaklarında
Koyun koyuna yatan çocuklarınla bekle
Bekle zafer şarkılarıyla geçişimizi
İstanbul

Haramilerin saltanatını yıkacağız
Bekle o günler gelsin gelsin İstanbul
Sen bize layıksın biz de sana İstanbul
İstanbul

Boşuna çekilmedi bunca acılar
Büyük ve sakin Süleymaniye’nle bekle
Parklarınla, köprülerinle, meydanlarınla
Bekle bizi İstanbul”

Bilirsiniz bu şiiri, bu şarkıyı ne kadar sevdiğimi… Elleri, dilleri sağolsun Vedat Türkali ve Edip Akbayram’ın…

Söyleyeceklerimi bu kadar güzel özetleyen bir şarkı, bir şiir varken, ben yine de size biraz daha açıklamak zorundayım bazı şeyleri…


Sen Bir Az-Gelişmişsin

“Kıta’ları ipek bir kumaş gibi keser biçerdik. Kelleler damlardı kılıcımızdan. Bir biz vardık cihanda (dünyada), bir de küffar (düşmanlarımız)…

Zafer sabahlarını kovalayan bozgun akşamları… İhtiyar dev, mazideki (geçmişindeki) ihtişamından (muhteşem günlerinden) utanır oldu. Sonra utanç, unutkanlığa bıraktı yerini, <> demeğe başladı. <>

Avrupalı dostları, acıyarak baktılar ihtiyara ve kulağına <>

Ve Hıristiyan Batı’nın göğsümüze iliştirdiği bu idam yaftasını (emrini), bir <> (övünç veren bir madalya) gibi gururla benimsedi aydınlarımız…”

Rahmetli Cemil Meriç, bu yazıyı 1979 yılında yazmıştı, babanızın üniversiteye girdiği yıl…

İşte o zafer sabahlarını kovalayan bozgun akşamları, haramilerin ortaya çıktığı andı. Bir sülük gibi, asalak gibi milletin tüm hayat köklerini, düşüncesini, irfanını (sözlüğe bakın), ufkunu, inancını, ürettiği tüm maddi ve manevi emeğini sömürdüler. Efendileri olan Batı’yla ittifaklar, anlaşmalar, gizli sözleşmelerle kendilerini ve tüm ülkeyi peşkeş çektiler, kapitalizm denen tek dişi kalmış canavara…

Bu ülkede çok yıllardır haramilerin saltanatı hüküm sürüyor oğlum, çok uzun yıllardır hem de…

Bizler, yani millet dediğimiz o kavram hiçbir zaman bu ülkenin gerçek sahibi olamadı. Hep bizlerin adına, bizim hayallerimizi, ufkumuzu, ütopyalarımızı, geleceğimizi katledenler yürüttü gemilerini, altınla, parayla, hakkı ödenmemiş emekle, emek sahiplerinin kanlarıyla doldurdukları gemilerini…

Çelişki var gibi değil mi?

Seçen biziz ama nedense şikâyet eden de biziz, diyeceksiniz. Evet, bu terane (sözlüğe bakın) hemen herkesin dilinde. En ufak serzeniş, en ufak isyan sözcüğü bu sihirli cümleyle bastırılıyor. Haramileri biz seçtik, yollarını biz açtık sonra da şikâyet ediyoruz öyle mi? Kurtlar sofrasında paylaşımdan pey alamadık, kırıntılardan başka bir şey kalmadığı için isyan ettiğimizi söylüyorlar değil mi? Hatta bunu güzel ve tumturaklı sözler, siyaset felsefesi ve sosyoloji çözümlemeleriyle de süsleyip önümüze koyuyorlar. “Homo ekonomikus” diyorlar, “insan insanın kurdudur” diyorlardı eskiden, şimdilerde serbest piyasa, liberal ekonomi, açık toplum, postmodern dünya adını aldı, şeytan fısıltıları…

Adalet, ahlak, hak, insan onuru bir şey ifade etmiyor onlar için, bu sözleri duyduklarında akıllarına gelen, sofradan pay isteyen birinin kendini bir söylemle formüle etmesi, kanlı artıklara ortak olma isteğinin dolaylı anlatımla dışavurumu, anladıkları bu…

Adalet, merhamet sahibi tanrıdan bir tek kırıntı bile kalmamış yüreklerinde.

Kimse çıkıp ta söylemiyor, ne zaman milletin evlatları söz sahibi oldu, söz sahibi olmaya kalkan millet evlatlarına ne oldu? Hiç kendi başlarına bırakıldı mı dedeleriniz, nineleriniz, babanız, anneniz, amcanız, dayınız, teyzeleriniz, kız kardeşleriniz, erkek kardeşleriniz, dostlarınız, yoldaşlarınız?

Ne kadar halk yardakçısı bir söylem diyecekler, aldırmayın desinler…

Yıkacağız onların saltanatını, haramilerin ellerinden alacağız, topraklarımızı, emeğimizi, aşımızı, yönetme hakkımızı…

Ama tanımalıyız önce kim harami, kim değil? Bir ölçüt, mihenk taşı gerek.

“Nereden bulacağız baba, insan tanıyan bir ölçütü, taşı” dediğinizi duyuyorum. J

Ölçüt içimizde, hem de ezelden beridir orada.

İnsan olmanın onurunu, insan olmanın değerini veren o…

Sizleri ve dostlarınızı, yoldaşlarınızı haramilerden ayıran da o…

O sihirli sözcük, ölçüt, mihenk taşı; Fıtrat.

İnsanların kötüyü tarif etmekte birleşmesi hiç ilginizi çekmedi mi?

Hangi ülkenin filmini, dizisini seyretseniz bizim kötü dediğimize onların da kötü dediğini görürsünüz.

İçlerinden bazıları yollarını şaşırsa da yine de o ülkelerde yeryüzünde yaşayan insanların iyi ve kötü diye tanımladıklarında ısrar eden insanlar görürsünüz. Bu kadar ayrı coğrafyaların, kültürlerin, medeniyetlerin, dinlerin, dillerin ve ırkların sahibi olan insanlar iyilik ve kötülük tanımlarında ittifak ederler. Nedir bunu sağlayan? Nedir, bazıları ısrarla, bizlere aksini propaganda ettiği halde, bizleri aynı doğrularda birleştiren?

Allah’ın hepimize yerleştirdiği mihenk taşı, fıtrattır bu…

Bir sonraki mektubumda fıtratı konuşalım sizinle ve fıtratın tarihini kendi tarihimizle iç içe…

Hiç yorum yok: