04 Mart 2006

MEKTUPLAR IV



Beşiktaş Spor Kulübü’nün Fulya’daki tesislerinin yanında bir billboard reklamı var. Bilmem gördünüz mü sizde? Şöyle yazıyor reklâmda;

“Mutlu bir azınlık için, Seçkin yaşam projesi, Selenium…”

Okuduğumda ilk aklıma gelen şey, mutlu azınlık kelimesi ile ilgiliydi. Bu deyim, bu kavram bizim gençliğimizde hem sol düşünce hem İslamcı düşünce sahipleri için, bu ülkeyi sömüren, ülkenin çıkarlarını, değerlerini kendi mutluluğu ve refahı için satılabilir bir meta(mal) olarak gören ve emperyalistlerle işbirliği içinde olan zengin / burjuva, sosyete grubu için kullanılırdı. Aşağılayıcı bir kelimeydi. Varlığı bir sorun olan bir asalak, zararlı bir böcek gibiydi onlar. Ortadan kaldırılması gereken (öldürmeyi kastetmiyorum, onların var olmasını sağlayan siyasi ve ekonomik şartları ortadan kaldırmaktan söz ediyorum) bir böcek…

Bunları hatırladım ve bu sloganı ancak bir eski tüfek bulabilir (eski tüfek: 12 Eylül öncesi bir siyasi düşünce ve örgüte bağlı olanlar) diye düşündüm. Belki de eski tüfeklerle bir şekilde haşır-neşir olan biri…

Sonuçta bu ülkenin getirildiği nokta ne yazık ki bu reklâm sloganında kendini gösteriyor.
Pislik, alçaklık, satılmışlık, sömürücülük, zalimlik, haksızlık, övünülecek bir şey olmuştu. Hatta özenilecek, ulaşılması gereken bir hedef, bir tercih haline gelmiş artık…

“Mutlu bir azınlık için seçkin yaşam projesi”. Açıkça ilan ediyorlar, terbiyesizce ifşa ediyorlar.”Bu halktan, bu toplumdan, sizden çaldığımız paralarla güven içinde yaşamak istiyoruz. Olur, da aklınız başınıza gelirse, projemizi çeviren duvarlar, kapıdaki güvenlik görevlilerimiz ve kurtarılmış bölgemizle bize yaklaşamayın” diyorlar fütursuzca…

Ahlaksızlığı, yüzsüzlüğü bu boyuta taşıdılar artık.

Aklıma Ahmet Arif geliyor, rahmetlinin şiiri;

”Bunlar engerekler, çıyanlardır / Aşımıza, ekmeğimize göz koyanlardır / Tanı bunları tanı da büyü”

Bilirsiniz Üsküdar’ın merkezinden Doğancılar’a çıkan yolun adı: Hâkimiyet-i Milliye Caddesidir. Geçen gün size gösterdiğimde anlamını sormuştunuz bana,” ne demek baba” diye… Milletin, halkın egemenliği demiştim size, hiçbir zaman hâkim/egemen olamayan milletin diye eklemiştim. Mutlu bir azınlık’la bunun ne ilgisi var baba? Demeyin çünkü var. O caddeyi Hâkimiyet-i Milliye yapmayan işte o “ mutlu bir azınlık”… Çok eskilere giden bir mesele (sorun) bu…

Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerine kadar giden…3 büyük İmparatorluk, sömürge döneminde kazandıkları güçle dünyayı paylaşmaktadır. Büyük Britanya (İngiltere), Almanya ve Fransa... Hikâyeyi bilirsiniz coğrafyacı, kâşif Kristof Kolomb Batı’da yeni bir kıta var diye, “masum” niyetlerle İspanya Kraliçesi Isabel’den yardım alır ve Amerika kıtasını keşfeder. Bu olayın masal tarafıdır. Yıllarca bu masal okutuldu dünyada, bu masal pompalandı zihinlere… Bize de lise de okurken bu masal anlatıldı. Uzun uzun anlatmayacağım. Ridley Scott’ın yönettiği başrolde Gerard Depardieu’nun oynadığı “1402: Cennetin Keşfi” filmini seyredin hemen her şey var orada, ben özet geçeyim.

Sermayesi biten İspanya Kraliçesi’ne Kristof Kolomb garanti verir, sandık sandık altınla ve kölelerle ve göz alabildiğine ekilebilecek toprakla döneceğine dair ve yardım ancak böyle alabilir. Sonuç katledilen milyonlarca Güney Amerikalı insan, 3 büyük medeniyet. Aztekler, Inkalar ve Mayalar. İspanya’ya gemiler dolusu altın akar. Avrupa’nın diğer sömürücüleri büyük bir iştahla atılır bu kanlı yemeğe, sofraya… Portekiz, Hollanda, Almanya, İngiltere, Fransa... Dünya üzerinde ayak basılmadık toprak, çiğnenmemiş namus,/ırz, katledilmemiş kadın-erkek, çocuk bırakmazlar. Girdikleri her toprak parçasına kan, ölüm, zulüm götürürler.

Katolik Kilisesi’nden, Protestan Kilisesi’nden Anglikan Kilisesi’nden “İsa’yı tanrı” olarak tanımayanların öldürülebileceğini, köleleştirilebileceğini, kadın ve kızlarının ırzına, namusuna saldırmanın helal olduğunu, topraklarına, mallarına el koymanın caiz olduğuna dair gerekli fetvayı da alırlar. Böylece yalanlarına, alçaklıklarına, caniliklerine kutsal bir kılıf da bulmuşlardır.

Japonya’dan Amerika’ya, Filipinler den Güney Afrika’ya yağmalamadıkları tek bir toprak parçası kalmaz. Avrupa’ya akan altın, gümüş, elmas ve diğer madenler, “fethedilen” topraklardaki tarım ürünleri ve köleleştirmenin sağladığı işgücü, tüm Avrupa da büyük bir sermaye birikimine yol açar. Ama ciddi bir sorun vardır. Hammadde stokları o kadar büyümüştür ki, üretim geride kalmaktadır. İnsan gücü ve elde bulunan aletler, hammaddeyi ürün haline getirecek hıza ulaşamıyordu. Kapital’in ermine giren “bilim” devreye girdi. Milyonlar akıtıldı ve sanayi devrimi denilen çağa geçti, Avrupa. Buharla çalışan dev makineler, fabrikalar inşa edilmeye başlandı tüm Avrupa başkentlerinde… Köyden büyük şehirlere göç teşvik edildi. Milyonlarca köylü ve Amerikalı ve Afrikalı köle makine dişlilerine kurban edildiler ağır çalışma koşulları altında…

Burada ara verelim kapitalizmin ortaya çıkışına, konumuza dönelim. Tüm bunlar olurken Osmanlı İmparatorluğu ne yapıyordu? Gelecek ay devam edelim mi?

1 yorum:

altan dedi ki...

Portekiz'in zenginliği bir gecede yok olmuş. Bir tsunami dalgası şehri, Güney Amerika'dan taşınan zenginlikleri ile birlikte perişan etmiş. Bir daha bellerini doğrultamamışlar. (bir not sadece..)