04 Mart 2006

MEKTUPLAR IV



Beşiktaş Spor Kulübü’nün Fulya’daki tesislerinin yanında bir billboard reklamı var. Bilmem gördünüz mü sizde? Şöyle yazıyor reklâmda;

“Mutlu bir azınlık için, Seçkin yaşam projesi, Selenium…”

Okuduğumda ilk aklıma gelen şey, mutlu azınlık kelimesi ile ilgiliydi. Bu deyim, bu kavram bizim gençliğimizde hem sol düşünce hem İslamcı düşünce sahipleri için, bu ülkeyi sömüren, ülkenin çıkarlarını, değerlerini kendi mutluluğu ve refahı için satılabilir bir meta(mal) olarak gören ve emperyalistlerle işbirliği içinde olan zengin / burjuva, sosyete grubu için kullanılırdı. Aşağılayıcı bir kelimeydi. Varlığı bir sorun olan bir asalak, zararlı bir böcek gibiydi onlar. Ortadan kaldırılması gereken (öldürmeyi kastetmiyorum, onların var olmasını sağlayan siyasi ve ekonomik şartları ortadan kaldırmaktan söz ediyorum) bir böcek…

Bunları hatırladım ve bu sloganı ancak bir eski tüfek bulabilir (eski tüfek: 12 Eylül öncesi bir siyasi düşünce ve örgüte bağlı olanlar) diye düşündüm. Belki de eski tüfeklerle bir şekilde haşır-neşir olan biri…

Sonuçta bu ülkenin getirildiği nokta ne yazık ki bu reklâm sloganında kendini gösteriyor.
Pislik, alçaklık, satılmışlık, sömürücülük, zalimlik, haksızlık, övünülecek bir şey olmuştu. Hatta özenilecek, ulaşılması gereken bir hedef, bir tercih haline gelmiş artık…

“Mutlu bir azınlık için seçkin yaşam projesi”. Açıkça ilan ediyorlar, terbiyesizce ifşa ediyorlar.”Bu halktan, bu toplumdan, sizden çaldığımız paralarla güven içinde yaşamak istiyoruz. Olur, da aklınız başınıza gelirse, projemizi çeviren duvarlar, kapıdaki güvenlik görevlilerimiz ve kurtarılmış bölgemizle bize yaklaşamayın” diyorlar fütursuzca…

Ahlaksızlığı, yüzsüzlüğü bu boyuta taşıdılar artık.

Aklıma Ahmet Arif geliyor, rahmetlinin şiiri;

”Bunlar engerekler, çıyanlardır / Aşımıza, ekmeğimize göz koyanlardır / Tanı bunları tanı da büyü”

Bilirsiniz Üsküdar’ın merkezinden Doğancılar’a çıkan yolun adı: Hâkimiyet-i Milliye Caddesidir. Geçen gün size gösterdiğimde anlamını sormuştunuz bana,” ne demek baba” diye… Milletin, halkın egemenliği demiştim size, hiçbir zaman hâkim/egemen olamayan milletin diye eklemiştim. Mutlu bir azınlık’la bunun ne ilgisi var baba? Demeyin çünkü var. O caddeyi Hâkimiyet-i Milliye yapmayan işte o “ mutlu bir azınlık”… Çok eskilere giden bir mesele (sorun) bu…

Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerine kadar giden…3 büyük İmparatorluk, sömürge döneminde kazandıkları güçle dünyayı paylaşmaktadır. Büyük Britanya (İngiltere), Almanya ve Fransa... Hikâyeyi bilirsiniz coğrafyacı, kâşif Kristof Kolomb Batı’da yeni bir kıta var diye, “masum” niyetlerle İspanya Kraliçesi Isabel’den yardım alır ve Amerika kıtasını keşfeder. Bu olayın masal tarafıdır. Yıllarca bu masal okutuldu dünyada, bu masal pompalandı zihinlere… Bize de lise de okurken bu masal anlatıldı. Uzun uzun anlatmayacağım. Ridley Scott’ın yönettiği başrolde Gerard Depardieu’nun oynadığı “1402: Cennetin Keşfi” filmini seyredin hemen her şey var orada, ben özet geçeyim.

Sermayesi biten İspanya Kraliçesi’ne Kristof Kolomb garanti verir, sandık sandık altınla ve kölelerle ve göz alabildiğine ekilebilecek toprakla döneceğine dair ve yardım ancak böyle alabilir. Sonuç katledilen milyonlarca Güney Amerikalı insan, 3 büyük medeniyet. Aztekler, Inkalar ve Mayalar. İspanya’ya gemiler dolusu altın akar. Avrupa’nın diğer sömürücüleri büyük bir iştahla atılır bu kanlı yemeğe, sofraya… Portekiz, Hollanda, Almanya, İngiltere, Fransa... Dünya üzerinde ayak basılmadık toprak, çiğnenmemiş namus,/ırz, katledilmemiş kadın-erkek, çocuk bırakmazlar. Girdikleri her toprak parçasına kan, ölüm, zulüm götürürler.

Katolik Kilisesi’nden, Protestan Kilisesi’nden Anglikan Kilisesi’nden “İsa’yı tanrı” olarak tanımayanların öldürülebileceğini, köleleştirilebileceğini, kadın ve kızlarının ırzına, namusuna saldırmanın helal olduğunu, topraklarına, mallarına el koymanın caiz olduğuna dair gerekli fetvayı da alırlar. Böylece yalanlarına, alçaklıklarına, caniliklerine kutsal bir kılıf da bulmuşlardır.

Japonya’dan Amerika’ya, Filipinler den Güney Afrika’ya yağmalamadıkları tek bir toprak parçası kalmaz. Avrupa’ya akan altın, gümüş, elmas ve diğer madenler, “fethedilen” topraklardaki tarım ürünleri ve köleleştirmenin sağladığı işgücü, tüm Avrupa da büyük bir sermaye birikimine yol açar. Ama ciddi bir sorun vardır. Hammadde stokları o kadar büyümüştür ki, üretim geride kalmaktadır. İnsan gücü ve elde bulunan aletler, hammaddeyi ürün haline getirecek hıza ulaşamıyordu. Kapital’in ermine giren “bilim” devreye girdi. Milyonlar akıtıldı ve sanayi devrimi denilen çağa geçti, Avrupa. Buharla çalışan dev makineler, fabrikalar inşa edilmeye başlandı tüm Avrupa başkentlerinde… Köyden büyük şehirlere göç teşvik edildi. Milyonlarca köylü ve Amerikalı ve Afrikalı köle makine dişlilerine kurban edildiler ağır çalışma koşulları altında…

Burada ara verelim kapitalizmin ortaya çıkışına, konumuza dönelim. Tüm bunlar olurken Osmanlı İmparatorluğu ne yapıyordu? Gelecek ay devam edelim mi?

03 Mart 2006

MEKTUPLAR III










“Çocukları evlerine geri getirin

Çocukları evlerine geri getirin
Bırakmayın çocukları kendi başlarına
Çocukları evlerine geri getirin”

Bu sefer sizlere uzun bir mektup yazmayacağım. Çünkü ne söylersem söyleyeyim kelimeler, cümleler yeterli olmayacak.
Bu ülkenin, bu toprakların da çocukları var. Aynı havayı, aynı toprağı paylaşan çocukları…
Birbirlerinin cenazelerine ağlayan, acılarına, sevinçlerine ortak olan çocukları var.
Daha doğrusu vardı.
Yıl 1914, büyük paylaşım savaşlarının ilkinin başladığı yıl, yani 1. Dünya Savaşı...
Bu topraklar bölüşüm/paylaşım kavgasının hedeflerinin tam ortasındaydı...
Dünyada var olan sömürgeci sisteme direnen son kaleydi bu topraklar...
Ele geçirmenin yolu tarih boyunca değişmemiştir, böl, parçala, ayrılık ve düşmanlık tohumları ek kardeşler ara-sına ve mahsulü topla…
O 600 yıl süren kardeşlik, adına milliyetçilik denen bir ayrıkotu tohumu ile darmadağın oldu.
Çocuklar, çocuklarımız, kardeşlerimiz, komşularımız, dostlarımız paramparça oldular.
Birbirlerine düştüler, ölmekte olan babalarının mirasını paylaşmak için…
İşte ilk o zaman fark ettik, Ermeni, Rum, Müslüman, Türk, Kürt, olduğumuzu…
Bizim için hiç önemi olmayan bu isimler birden, bizi komşumuzdan, kardeşimizden, çocuklarımızdan ayıran şeyler oldu.
Paramparça olduk, darmadağın…
Kimimiz kimimizi öldürdü, kimimiz kimimizi sürdü, kimimiz düşmanla işbirliği yaptı, kimimiz düşman süngü-süyle toprağa düştü.
Ne Muhammed’in çocukları kaldı, ne de Muhammed’in yetimleri…
Sonuçta hepimize bir avuç toprak kaldı, o koskoca yedi düvele yayılan coğrafyadan…
Artık “bizim de” bir toprağımız var dedik, bizim olan devasa bir coğrafyayı aç sırtlanlar gibi saldıran sömürgeci batılılara bırakarak.
“Bizim de bir toprağımız var”, herhalde hiçbir insan aile toprağını parçalayarak, darmadağın ederek elinde kalan için böylesine acı bir sevinç duymamıştır.
Yenilmiştik, tükenmiştik, paramparça edilmişti her şeyimiz…
Şimdi ayağa kalkma, direnme, “biz” olanı geri getirme zamanıdır.
ÇOCUKLARIMIZI GERİ İSTİYORUZ…
Toprağından koparılan, sürgüne giden, kaçan, hicret eden çocuklarımızı geri istiyoruz.
Geçmişte ne yapmış olurlarsa olsunlar, ne yapmış, ne etmiş, ne olmuşsa olsun çocuklarımızı istiyoruz.
Onlar burada mutluydular, 1000 yıllık, 500 yıllık kardeşleriyle mutluydular.
Yaban ellerde aşağılandılar, horlandılar, çocuklarının dinlerine, dillerine misyonerler üşüştü.
Bu ne büyük bir kandırmacadır, ne büyük bir tuzaktır yarabbi…
Ayıran, parçalayan, nifak sokan, katleden, dinine, diline tahammül edemeyenler kurtarıcı olmuş, binlerce yıllık gardaşlık düşmanlığa dönüşmüş.
Geri istiyoruz çocuklarımızı, toprağımıza, “bizim” toprağımıza çağırıyoruz,
Agop’u, Matild’i,
Yorgo’yu, Eleni’yi,
Çekdar’ı, Berivan’ı,
Bitsin artık bu gurbetlik, bitsin artık bu ayrılık…
Sizi ve bu toprağın tüm çocuklarını gözlerinden öpüyorum…

02 Mart 2006

MEKTUPLAR II

HARAMİLERİN SALTANATINI YIKACAĞIZ

Salkım salkım tan yelleri estiğinde
Mavi patiskaları yırtan gemilerinle
Uzaktan seni düşünür düşünürüm
İstanbul

Binbir direkli Haliç’inde akşamlar
adalarında bahar Süleymaniye’nde güneş
Ey sen ne güzelsin ey kavgamızın şehri
İstanbul

Boşuna çekilmedi bunca acılar
Büyük ve sakin Süleymaniye’nle bekle
Parklarınla, köprülerinle, meydanlarınla
Bekle bizi İstanbul

Tophane’nin karanlık sokaklarında
Koyun koyuna yatan çocuklarınla bekle
Bekle zafer şarkılarıyla geçişimizi
İstanbul

Haramilerin saltanatını yıkacağız
Bekle o günler gelsin gelsin İstanbul
Sen bize layıksın biz de sana İstanbul
İstanbul

Boşuna çekilmedi bunca acılar
Büyük ve sakin Süleymaniye’nle bekle
Parklarınla, köprülerinle, meydanlarınla
Bekle bizi İstanbul”

Bilirsiniz bu şiiri, bu şarkıyı ne kadar sevdiğimi… Elleri, dilleri sağolsun Vedat Türkali ve Edip Akbayram’ın…

Söyleyeceklerimi bu kadar güzel özetleyen bir şarkı, bir şiir varken, ben yine de size biraz daha açıklamak zorundayım bazı şeyleri…


Sen Bir Az-Gelişmişsin

“Kıta’ları ipek bir kumaş gibi keser biçerdik. Kelleler damlardı kılıcımızdan. Bir biz vardık cihanda (dünyada), bir de küffar (düşmanlarımız)…

Zafer sabahlarını kovalayan bozgun akşamları… İhtiyar dev, mazideki (geçmişindeki) ihtişamından (muhteşem günlerinden) utanır oldu. Sonra utanç, unutkanlığa bıraktı yerini, <> demeğe başladı. <>

Avrupalı dostları, acıyarak baktılar ihtiyara ve kulağına <>

Ve Hıristiyan Batı’nın göğsümüze iliştirdiği bu idam yaftasını (emrini), bir <> (övünç veren bir madalya) gibi gururla benimsedi aydınlarımız…”

Rahmetli Cemil Meriç, bu yazıyı 1979 yılında yazmıştı, babanızın üniversiteye girdiği yıl…

İşte o zafer sabahlarını kovalayan bozgun akşamları, haramilerin ortaya çıktığı andı. Bir sülük gibi, asalak gibi milletin tüm hayat köklerini, düşüncesini, irfanını (sözlüğe bakın), ufkunu, inancını, ürettiği tüm maddi ve manevi emeğini sömürdüler. Efendileri olan Batı’yla ittifaklar, anlaşmalar, gizli sözleşmelerle kendilerini ve tüm ülkeyi peşkeş çektiler, kapitalizm denen tek dişi kalmış canavara…

Bu ülkede çok yıllardır haramilerin saltanatı hüküm sürüyor oğlum, çok uzun yıllardır hem de…

Bizler, yani millet dediğimiz o kavram hiçbir zaman bu ülkenin gerçek sahibi olamadı. Hep bizlerin adına, bizim hayallerimizi, ufkumuzu, ütopyalarımızı, geleceğimizi katledenler yürüttü gemilerini, altınla, parayla, hakkı ödenmemiş emekle, emek sahiplerinin kanlarıyla doldurdukları gemilerini…

Çelişki var gibi değil mi?

Seçen biziz ama nedense şikâyet eden de biziz, diyeceksiniz. Evet, bu terane (sözlüğe bakın) hemen herkesin dilinde. En ufak serzeniş, en ufak isyan sözcüğü bu sihirli cümleyle bastırılıyor. Haramileri biz seçtik, yollarını biz açtık sonra da şikâyet ediyoruz öyle mi? Kurtlar sofrasında paylaşımdan pey alamadık, kırıntılardan başka bir şey kalmadığı için isyan ettiğimizi söylüyorlar değil mi? Hatta bunu güzel ve tumturaklı sözler, siyaset felsefesi ve sosyoloji çözümlemeleriyle de süsleyip önümüze koyuyorlar. “Homo ekonomikus” diyorlar, “insan insanın kurdudur” diyorlardı eskiden, şimdilerde serbest piyasa, liberal ekonomi, açık toplum, postmodern dünya adını aldı, şeytan fısıltıları…

Adalet, ahlak, hak, insan onuru bir şey ifade etmiyor onlar için, bu sözleri duyduklarında akıllarına gelen, sofradan pay isteyen birinin kendini bir söylemle formüle etmesi, kanlı artıklara ortak olma isteğinin dolaylı anlatımla dışavurumu, anladıkları bu…

Adalet, merhamet sahibi tanrıdan bir tek kırıntı bile kalmamış yüreklerinde.

Kimse çıkıp ta söylemiyor, ne zaman milletin evlatları söz sahibi oldu, söz sahibi olmaya kalkan millet evlatlarına ne oldu? Hiç kendi başlarına bırakıldı mı dedeleriniz, nineleriniz, babanız, anneniz, amcanız, dayınız, teyzeleriniz, kız kardeşleriniz, erkek kardeşleriniz, dostlarınız, yoldaşlarınız?

Ne kadar halk yardakçısı bir söylem diyecekler, aldırmayın desinler…

Yıkacağız onların saltanatını, haramilerin ellerinden alacağız, topraklarımızı, emeğimizi, aşımızı, yönetme hakkımızı…

Ama tanımalıyız önce kim harami, kim değil? Bir ölçüt, mihenk taşı gerek.

“Nereden bulacağız baba, insan tanıyan bir ölçütü, taşı” dediğinizi duyuyorum. J

Ölçüt içimizde, hem de ezelden beridir orada.

İnsan olmanın onurunu, insan olmanın değerini veren o…

Sizleri ve dostlarınızı, yoldaşlarınızı haramilerden ayıran da o…

O sihirli sözcük, ölçüt, mihenk taşı; Fıtrat.

İnsanların kötüyü tarif etmekte birleşmesi hiç ilginizi çekmedi mi?

Hangi ülkenin filmini, dizisini seyretseniz bizim kötü dediğimize onların da kötü dediğini görürsünüz.

İçlerinden bazıları yollarını şaşırsa da yine de o ülkelerde yeryüzünde yaşayan insanların iyi ve kötü diye tanımladıklarında ısrar eden insanlar görürsünüz. Bu kadar ayrı coğrafyaların, kültürlerin, medeniyetlerin, dinlerin, dillerin ve ırkların sahibi olan insanlar iyilik ve kötülük tanımlarında ittifak ederler. Nedir bunu sağlayan? Nedir, bazıları ısrarla, bizlere aksini propaganda ettiği halde, bizleri aynı doğrularda birleştiren?

Allah’ın hepimize yerleştirdiği mihenk taşı, fıtrattır bu…

Bir sonraki mektubumda fıtratı konuşalım sizinle ve fıtratın tarihini kendi tarihimizle iç içe…

01 Mart 2006

MEKTUPLAR I

27 Eylül 2005, Salı

Canım oğullarım, bu mektupları size bir mirasım olsun diye yazmaya karar verdim. Her anne baba çocuklarına bir şey bırakır bu dünyadan göçüp giderken. Benim sizlere bırakacağım ne param ne de pulum var. Olsaydı da sizlere böyle bir miras bırakmak istemezdim. Elinizle, alnınızın teriyle kazandığınız her şey bugün vardır yarın yoktur. Mal, mülk, para, pul bunları kaybetmekle sizden hiçbir şey eksilmez çünkü çalışarak kazandığınız her şey yine çalıştığınızda size dönecek şeylerdir. Bu dünyada değer vereceğiniz asıl şeyler onurunuz ve adınızdır ve bir de sağlığınızdır. Bunları kaybettiğinizde hiçbir güç size geri kazandıramaz. Sağlınızı nasıl koruyacağınızı hemen her gün gazeteler ve televizyonlarda izliyorsunuz, tıp bilimi bunun için yeterli bilgiyi size zaten sağlıyor.

Ama söz onurunuz ve adınıza geldiğinde, benim sizlere bir şeyler söylemem lazım. Buna hem babanız olarak hem de bir dostunuz, arkadaşınız olarak hakkım olduğunu düşünüyorum.

Öncelikle şunu bilin ki babanız bu yaşa gelinceye kadar adınızı ve onurunuzu kirletecek hiçbir davranışta, sözde ve eylemde bulunmadı. Sokağa çıktığınızda başınız dik olsun.

Önünüzde çok zor günler var. Yaşadığımız coğrafya tahakküm altında, şimdi “baba tahakküm de ne” diye sorduğunuza eminim. Konuşmamız gereken en önemli sorunlarımızdan biri de bu aslında ama ben size şimdilik kelimenin karşılığını söyleyeyim; güce dayalı bir yönetim, baskı altında tutmak diye anlamlandırılabilir. Dünyanın hali yaşadığımızın toprakların halinden daha iyi durumda değil. Afrika, Asya ve Latin Amerika’da milyarlarca insan açlık, yoksulluk ve baskı altında yaşam savaşı vermekte. Dünyanın geri kalanı ise tüm dünya kaynaklarını kendileri için, kendi gelecekleri için, kendi hükmetme duygularını tatmin etmek için sorumsuzca, insana asla yakışmayan bir harcamakta, savurmakta. Bu manzara yeni değil çocuklarım, dünyanın var olmasından beri süregelen bir kavga, bir savaş bu.

Şimdi yazacaklarım belki sizlere biraz zor ve ağır gelebilir, çünkü biraz ilahiyat bilimi, biraz da siyasetin alanına giriyor ama korkmayın aslında her ikisini de günlük hayatınızda siz de kullanıyorsunuz ve yaşıyorsunuz. Nasıl mı?

Hiç de zor değil bunu anlamak. Siyaset yapıyorsunuz hemen her gün mesela. İstediklerinizin olması için annenizle beni birbirimize karşı kullanıyorsunuz. Birimizle ittifak yapıp diğerini ikna ediyorsunuz. Sanmayın ki bunun hükümet koalisyonlardan ya da parti ittifaklarından ya da devletlerarası ittifaklardan farkı var. İstemediğiniz bir karar çıkarsa hakkınızda, duruma göre annenizi ya da beni anayasa mahkemesi gibi kullanıp çıkan kararı iptal ettiriyorsunuz. Öğretmenlerinizi sınıflandırırken siyasetçilerin ya da medyanın yaptığından farklı bir şey yapmıyorsunuz. Yüksek not veren, sınavlarda kopya çekmenize göz yuman, arasıra başınızı okşayan öğretmenler, iyi öğretmen, nalet bakışlı, sıfırı bol, göz açtırmayan öğretmenler kötü öğretmen, değil mi? Eh, sırf Avrupa Birliği tartışmalarında bile bunu görebilirsiniz. Almanya, İtalya, İngiltere iyi öğretmen; Fransa, Danimarka, Papa kötü öğretmen...

“Peki, ilahiyat nasıl yer alıyor bizim hayatımızda baba, Allah’ını seversen” diyeceksiniz. Bir kere “Allah’ını seversen” diyerek ilk adımı attınız. Anlatayım. Nerdeyse hemen her gün dilinizden bazı kelimeler eksik olmuyor. “Ekmek Kuran çarpsın”, “Allah belamı versin”… Daha bu sözler aklınızdan geçerken ciddiliğine, doğruluğuna siz bile inanmıyorsunuz. Öylesine laf olsun torba dolsun niyetine kullanıyorsunuz bu kelimeleri. Ama biraz ciddileşince “yemin ederim, vallahi billahi doğru söylüyorum”a dönüşüveriyor sözcükleriniz. Hatta daha küçükken çok daha çetrefilli ilahiyat sorularıyla çıkıyordunuz karşıma; “Baba, Allah Süpermen’i dövebilir mi? Allah bizi görüyor, biz niye O’nu görmüyoruz?” Sınavlara girerken kimseye çaktırmadan dua ediyorsunuz, zor durumdaki arkadaşlarınıza yardım ediyorsunuz, arkadaşlarınızı seçerken kendinize göre ilkeler koyuyorsunuz. Televizyonda Afrikalı aç bebeleri görünce “Baba niçin kimse onlara yardım etmiyor” diye soruyorsunuz. Tüm bu soruların koca koca adamların tartıştığı konulara dâhil olduğunu, farklı sözcüklerle aynı şeyleri sorduklarını hatta sizinle aynı cevaplara ulaştıklarını bilseniz eminim çok şaşırırdınız.

Bu örnekleri hemen her konuya uyarlayabilirsiniz. Tarih, toplumbilim, psikoloji, felsefe… İnsan öğrenerek ve tecrübe ederek sürdürüyor hayatını, ne sorular birdenbire giriyor hayatınıza ne de çözümleri sadece bildiklerinize ve bilmediklerinize ilişkin tecrübeleriniz artıyor. Yaşınız ilerledikçe sahip olduğunuz genlere, karakter özelliklerinize, anne ve babanızdan ve çevrenizden aldığınız terbiyeye ve içinde yaşadığınız ülkenin, toprakların kültürüne bağlı olarak seçimlerde bulunuyorsunuz. Bildikleriniz artıyor, bilmedikleriniz azalıyor ama aslında bunları belirleyen hayat tecrübeniz oluyor. Benim yaşıma geldiğinizde koca koca adamların çocukça sorular, çocuklarınsa bazen, o koca adamlardan daha zor ve çetrefilli sorular sorduğunu göreceksiniz.

Sanırım sizlere bırakacağım mirası biraz anlamışsınızdır, bunca kelimeden sonra… İnsan anılarıyla var olabilen bir varlık. Hafızası olmayan insan yersiz, yurtsuz ve kimsesiz bir insandır. Nerede doğduğunu, büyüdüğünü, hangi sokaklarda kimlerle oynadığını, annesinin pişirdiği yemekleri, bayram günlerinin heyecanını, belki babasıyla gittiği ilk cuma namazını, ilk tuttuğu orucu, sevgilim dediği ilk kızı, parmaklara atılan küçük bir kesikle olunan kan kardeşliğni, uçurtmaları, yakan topları, yağmurlu günlerde hem de gece vakti saklambaçta kimleri sobelediğini, akşamları babasının eve gelişini, televizyondaki haberleri, darbe oldu bağrışmalarını, depremde babasına sıkı sıkı sarılmış halde korkuyla sokağa fırlamayı, bilgisayarda oynadığı ilk oyunu hatırlamaz. Hâlbuki tüm bunlar bizi biz yapan şeylerdir her şeyden önce. Bir yerimiz yurdumuz varsa bunlarla vardır. Ve bunlar kimimiz/kimsemiz dediklerimizle vardır. Saydıklarım çok mu ilgisiz ya da çocukça gözüktü size?

O halde ilk ödeviniz benden.

Hadi bakalım bu son paragrafta saydıklarımdan hangisi tarih, hangisi toplumbilim, hangisi ilahiyat, hangisi siyaset, hangisi psikoloji ile ilgili sorular? Biliyorum şıp diye anlayacaksınız.

Gözlerinizden ve tatlı yanaklarınızdan öperim.